Tarihe Yolculuk | Çevrimiçi Tarih

Türkiye'nin En Büyük Düşmanı Kimdir?

I.Dünya Savaşı sürerken Osmanlı gazetelerinde 'gerçek düşman' tartışması.

Bir Tarih Öğrencisinden Ne Olur?

Tarih ve Tarih Eğitimi bölümlerinde okuyan ya da okumak isteyen öğrenciler için altarnatif güzergâhlar.

Kâşgarlı Mahmud ve Lugâtının Hikâyesi

Kâşgarlı Mahmud'un çalkantılı yaşam öyküsünden eserinin Ali Emîrî tarafından keşfine...

Osmanlı'da Ramazan Geceleri

Fransız yazar Gérard de Nerval'in gözünden bir 19.y.y. İstanbul Ramazanı.

“İstanbul'da Yaşama Sanatı”

Bir imparator şehre yolculuk...

İttihat ve Terakki'nin Tarihi

Harbiye Nazırı Nazım Paşa'nın
Bab-ı Âli baskınında vurulması ,
(Le Petit Journal, 9 Şubat 1913)
Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1908-1918 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun en kritik dönemlerine hükmederek sonraki tarihî şartların şekillenmesinde birinci derecede rol oynadı. Dinamik ve vatansever bir oluşum olarak, “hürriyet”, “müsavât” (eşitlik) ve “adalet” sloganlarıyla harekete geçip iktidarı eline alan bu cemiyet, siyasî anlamda Türkiye’nin ilk partisi olma özelliğini de taşıdı. Ancak zaman zaman muhteris ve menfî görünen politika ve icraatlarıyla imparatorluğun özellikle I.Dünya Savaşı’ndan sonra içerisine düştüğü güç durumun sorumluları oldular. Tanzimat ile başlayan Batılılaşma politikalarını, uygulama safhasında daha ileri bir boyuta taşıyarak Cumhuriyet dönemindeki siyasî teamüllerin şekillenmesinde önemli rol oynadılar.

İttihat ve Terakki’nin Fikrî Altyapısı

Yeni Osmanlı temsilcilerinden
"Vatan Şairi" Namık Kemal Bey
Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti fikrî manada “Jön (Genç) Türk” hareketi olarak da ifade edilmekte olup, büyük ölçüde kendilerinden önce cereyan eden “Yeni Osmanlılar” hareketinin oluşturduğu temeller üzerinde kurulmuştur. Tanzimat döneminin getirdiği, nispeten serbest  bir ortamda doğan Yeni Osmanlı hareketi, iç ve dış kaynaklı çeşitli sorunlarla boğuşan  Osmanlı ülkesini Avrupa ile mukayese etmiş, eleştirilerini çekinmeden dile getirmişti.  “Osmanlıcılık” ekseninde gelişen bu hareket “İslamcılık” hareketine de vurgu yapan, meşrutî (anayasal) monarşiyi savunan bir yaklaşıma sahipti. İttihat ve Terakki Cemiyeti de işte bu temel doğrultusunda kuruldu; Balkan hezimetinden sonra ibresini “Türkçülük” akımına doğru çevirdi . İktidarı süresince de “Garpçılık” (Batıcılık) ve “İttihâd-ı İslâm” (İslam Birliği) düşüncesinden pragmatik kaygılarla yararlanmaya çalıştı. Bu cemiyetin siyasî anlamdaki ana gayesi ise, 1876’da ilan edilip 93 harbi (1877-1878) sürecinde Sultan II.Abdülhamid tarafından askıya alınan Kanun-i Esasî’yi yeniden yürürlüğe koymak ve parlamenter bir rejim kurmaktı. 

İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti (1889) 

İttihatçıların en önemli
teşkilâtçılarından
 Dr. Nazım Bey
 Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencileri İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, İshak Sukuti ve Mehmed Reşid tarafından 1 Mayıs 1889’da kuruldu ve kısa süre içerisinde üye sayısını arttırdı. Gizli bir yer altı teşkilâtı halinde kurulan cemiyet, örgütlenme aşamasında İtalyan Carbonari Cemiyeti, mason teşkilatı ve Rus nihilistlerinini örnek aldı. Hücreler halinde örgütlenerek tüm cemiyetin ortaya çıkartılıp çökertilmesi önlenmeye çalışıldı. Her cemiyet üyesine bir numara verildi. Cemiyetin kurucusu konumunda olan İbrahim Temo 1/1 numarasını aldı; yani birinci şubenin birinci üyesi oluyordu. Cemiyet toplantılarında fikrî tartışmalar yapılıyor, Namık Kemal, Şinasi, Ziya Paşa  gibi Yeni Osmanlı temsilcilerinin eserleri gizli gizli okutuluyordu. Ancak kısa süre sonra cemiyetin faaliyetleri II.Abdülhamid’e ihbar edildi. 1894’te yargılanan cemiyet üyeleri padişah tarafından affedildiler. Cemiyet üyeleri, İstanbul’da uygun bir ortamın bulunmadığını fark ederek  faaliyetlerini Avrupa’da sürdürme kararı aldılar. Bunun için Tıbbiye öğrencilerinden Selanikli (Doktor) Nazım, Paris’te bulunan ve maddî imkanlara da sahip olan Ahmed Rıza Bey ile temasa geçirildi.  

Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti  (1894) 

Ahmed Rıza Bey
Selanikli Nazım ve Ahmed Rıza’nın tartışmaları sonucunda 1894’te “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” kuruldu. Son derece katı bir pozitivist olan Ahmed Rıza Bey cemiyetin başkanlığına getirildi. 1895’te Paris Tıp Okulu’ndan mezun olan Selanikli Doktor Nazım ve Ahmed Rıza Bey faaliyetleri neticesinde “vatan haini” ilan edildiler. 1895’te cemiyetin yayın organı olarak “Meşveret Gazetesi” Paris’te yayınlanmaya başlandı. Bu sırada yurt içinde bir dizi sürgün daha gerçekleşti. Bunlardan  Murad Bey Mısır’a kaçarak 1896’da “Mizan Gazetesi”ni kurdu. Ahmed Rıza’ya göre daha muhafazakâr olan Mizancı Murad, daha sonra Avrupa’ya geçerek kendisine şiddetle muhalefet etti.  Yurt dışında çıkarılan gazeteler ülke içerisinde de el altından dolaştırılıyor, meşrutiyetçi fikirleri zabit ve memurlar arasında gizliden gizliye yayıyordu.

Prens Sabahattin
1896 Ağustos’unda cemiyetin yurt içindeki merkez komitesi başkanı olan Hacı Ahmed Efendi, II.Abdülhamid’e karşı bir darbe planı yaptı.  Ulemâdan ve askeriyeden de destek sağlanmıştı. Plana göre Babıali basılarak padişah hal’ edilecekti ancak, saray durumdan haberdar olmuştu. Darbeciler derhal tutuklanarak çeşitli yerlere sürüldü. İstanbul’daki şubenin faaliyetleri böylece durdurulmuş oldu. II.Abdülhamid bununla da kalmadı; diplomatik temaslarda bulunarak Paris’teki cemiyet merkezinin önce Belçika’ya, ardından Cenevre’ye taşınmasına sebep oldu. Ancak bir süre sonra Paris’teki faaliyetler yeniden devam etti. Alınan tedbirlerin fayda vermediğini gören padişah, Serhafiye Ahmed Celaleddin Paşa’yı 10 Temmuz 1897’de Paris’e göndererek cemiyet üyelerini yurda dönmeleri için ikna etmesini istedi. Birçok İttihatçı kendilerine mevki verilmesi suretiyle ikna edildi; Mizancı Murad Bey İstanbul’a gelerek Şura-yı Ümmet azalığına tayin olundu. Bu duruma Ahmed Rıza ve Dr. Nazım tepki göstererek II.Abdülhamid’den gelen her türlü teklifi reddettiler. Sabırla çalışmalarına devam eden bu isimler üye sayısının arttırılmasını sağladılar. Aralık 1899’da padişahın kayınbiraderi Damat Mahmut Paşa, oğlu Prens Sabahattin ile birlikte Paris’e geçti ve İttihatçılara katılarak ellerini güçlendirdi.

Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin İlk Kongresi 1898’de Paris’te yapılmış, fikir ayrılıkları gün yüzüne çıkmıştı.  4-9 Şubat 1902’de bir kongre daha toplandı. Burada da mutabakata varılamadı. Üyeler Ahmed Rıza ve Prens Sabahattin grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. Ahmed Rıza Bey, meşrutî ve merkeziyetçi bir yönetim anlayışını savunurken, Prens Sabahaddin adem-i merkeziyetçi bir görüşe sahipti. Üzerinde anlaşmaya varılan tek konu II.Abdülhamid’in tahttan indirilmesiydi, ancak bunun yöntemi konusunda da anlaşmazlığa düştüler. Prens Sabahaddin II.Abdülhamid’e yapılacak darbede yabancı müdahalesini gerekli görüyor, Ahmed Rıza ise buna karşı çıkıyordu. 

Osmanlı Hürriyet (Hilâl) Cemiyeti  (1906) 

Jön Türklerin en atak kesimini temsil eden Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, Eylül 1906’da Selanik’te kuruldu. Kurucuları arasında İsmail Canbulat, Bursalı Tahir, Şükrü Bleda gibi isimler yer aldı. Mustafa Kemal’in (Atatürk) 1905’te Şam’dayken içerisinde bulunup Mayıs 1906’da Selanik’te bir şubesini açtığı Vatan ve Hürriyet Cemiyeti de –Mustafa Kemal’in haberi olmaksızın- kendisini feshederek Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ne katıldı. Parolalası “Hilâl” olan bu gizli cemiyete ancak bir arkadaş kefaletinde girilebiliyor, adaylar sağ elini masa üzerinde bulunan Kur’an-ı Kerîm, bayrak ve tabanca üzerine koyarak yemin ediyordu.

Selanik’te kurulan bu cemiyetten yaklaşık beş ay sonra 8 Şubat 1907’de Manastır’da Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin bir şubesi kuruldu. Kurucuları arasında Enver, Kâzım (Karabekir) ve Hüseyin Beyler yer aldı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti (1907) 

İttihat ve Terakki Cemiyeti Arması
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti üyelerinden  Ömer Naci ve Hüsrev Sami, tutuklanacaklarına dair haber alınca derhal Paris’e kaçtılar.  Bu sırada Paris’teki Jön Türk oluşumu Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile temasa geçip, programlarını incelemek ve birleşmeyi sağlamak adına çalışmalar yaptılar. Paris’teki faaliyetlerin fayda getirmeyeceğini düşünen Dr. Nazım da Yunanistan yoluyla gizlice Selanik’e geldi. Burayı tüm Jön Türklerin merkezi haline getirdi ve burayı gizli bir ihtilal komitesi halinde örgütledi. Dr. Nazım Bey 27 Eylül 1907’de Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” adı altında birleştirdi. Paris yurt dışı, Selanik yurt içi merkezi olarak kabul edildi. Cemiyetin yayın vasıtası Türkçe “Şura-yı Ümmet” , Fransızca “Meşveret” oldu.

27-29 Aralık 1907’de Paris’te yapılan Ahmed Rıza ve Prens Sabahaddin taraftarları ile Ermeni temsilcilerinin katıldığı “Osmanli Muhalifîn Fırkaları Kongresi” ile ihtilal hareketinin başlamasına karar verildi. Yayınlanan bildiride istibdat yönetimine silahla karşı koymak, vergi ödememek, politik ve ekonomik grevler yapmak ve gerektiğinde toptan harekete geçmek gibi şartlar ortaya konuldu.

Dr. Nazım Batı Anadolu’da İttihat Terakki teşkilatını kurmak için hoca kılığında Aydın ve İzmir’e gitti.  Rumeli’de başlayacak bir ihtilâle karşı, gönderilmesi muhtemel olan İzmir redif taburlarını İttihatçılar tarafına çekti. II.Meşrutiyet'in arifesinde Batı Anadolu’da ve Makedonya’da teşkilatlanma tamamlanmış haldeydi. Birçok çete ve komite üyesi de cemiyet saflarına katılmıştı. Cemiyet üyelerinin sayısı 2000’i aşan Makedonya, adeta bir faaliyet üssü haline getirildi. 
II.Meşrutiyet’in İlânı (23 Temmuz 1908)

İstanbul'daki II.Meşrutiyet kutlamalarını
gösteren karpostallar
İhtilâl planlarını tamamlayan cemiyet mensupları  13 Mayıs 1908’de padişaha, vekillere ve nazırlara tek tek telgraf çekerek Makedonya üzerindeki Rus-İngiliz tasarılarına karşı konulmazsa ihtilâl başlatacaklarını açıkça ifade ettiler. 9-12 Haziran’da İngiltere kralı VII.Edward ve Rus Çarı II.Nikola Reval’de bir araya geldiler. Bu durum cemiyet taraftarlarını galeyana getirdi ve ihtilâl hareketleri başladı. Enver ve Niyazi Beyler komutaları altındaki birliklerle dağa çıktılar. Bunun üzerine saray, Şemsi Paşa’yı isyanı bastırmakla görevlendirdi. 7 Temmuz günü Manastır’a gelen Şemsi Paşa, Atıf isimli genç bir zabit tarafından askerleri arasında kurşunlanarak öldürüldü. Enver Bey’in de Selanik Merkez Kumandanı Nazım Paşa’yı öldürmesiyle bir dizi suikast daha gerçekleşti.  Niyazi ve Eyüp Sabri Beyler üzerine yürümeleri için Selanik limanına çıkarılan İzmir kolordusu silah çatıp hürriyet işaretlerini göğüslerine ilikleyerek İttihatçılar tarafında olduklarını gösterdiler. Tüm bu olaylar sarayda büyük bir yılgınlığa sebep oldu. Niyazi ve Enver Beyler Kanun-i Esasi’nin yürürlüğe konmasını, aksi taktirde kendilerinin bizzat koyacaklarını saraya çektikleri telgraflarda yazdılar. Sultan II.Abdülhamid, çevresindekilere Artık suyun akışına gideceğim diyerek II.Meşrutiyeti  23 Temmuz 1908’de ilan etti. Ülke genelinde genel bir bayram havası esmeye başladı. Sokaklar ve caddeler bayraklarla donatıldı. 

İttihat ve Terakki İktidarı (1908-1918) 

İttihat ve Terakki iktidarı döneminde etkili olan
(soldan sağa) Cemal, Enver ve Talat Paşalar.
İttihat ve Terakki iktidarı padişahı gölgede bıraktı. 1908 seçimlerinde Ahrar Partisi, İttihat ve Terakki karşısında cılız kaldı. Büyük bir kuvvet ve prestij sahibi olan cemiyet, “hürriyet kahramanı”, “devletin ruhu” ve “mukaddes cemiyet” olarak kabul edilir oldu. İttihatçı olmak bir vatan borcu, karşı çıkmak vatan hainliği sayılmaya başlandı. Cemiyet 1909 sonunda 850.000 üye ve 360 şubeye sahip olmuştu.

18 Ekim-7 kasım arasında cemiyetin ilk resmî kongresi gizli olarak yapıldı. 1909’daki diğer bir kongre ile Kanun-i Esasî’de bulunmayan parlamenter özellikler anayasaya ilave edildi. Padişahın yetkileri azaltılarak Meclis-i Mebusan’ın etkisine ağırlık verildi. Ancak vekillerin İttihat ve Terakki listelerinden seçilmesiyle mecliste bir ittihatçı etkisi hakim oldu. Yine aynı kongrede cemiyet üyelerinin isimlerini saklama ve yemin etme geleneğine son verilerek derin yapılanma yer üstüne çıkarıldı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile meclisteki İttihatçı grubun oluşturduğu siyasî parti birbirinden ayrılarak ayrı düzenlemelere tabi tutuldu.

Bâb-ı Âli Baskını
31 Mart Vakası neticesinde Mahmud Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu İstanbul’a girerek isyanları bastırdı. Olay neticesinde II.Abdülhamid hal’ edilerek (27 Nisan 1909) Selanik’teki Alâtini Köşkü’ne sürgün edildi. Yerine V. Mehmed Reşad geçirildi ve hükümet ile meclisi kontrolü altına alan İttihat ve Terakki otoriter bir rejim tesis etti. 1911’de parti içinde bölünmeler oldu. Jön Türklerin adem-i merkeziyetçi kanadını oluşturanlar 21 Kasım’da Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kurdular. 1912’deki genel seçimlerde İttihat ve Terakki, muhalefeti meclise sokmamak için aşırı yöntemlere başvurdu ve bu seçimlerin tarihe “Sopalı Seçim” olarak geçmesine neden oldu. İttihatçılar mecliste büyük bir ağırlık elde etti. Ancak destekledikleri Sadrazam Said Halim Paşa’nın istifası ile muhalefet pozisyonuna düştüler. Yeni sadrazam Kâmil Paşa döneminde İttihatçılara ciddi baskılar gerçekleşti; meclis feshedilerek seçimler ertelendi. Balkan Savaşları’nın yarattığı bunalım ve Edirne’nin Bulgarlara verielceği şayiası üzerine 23 Ocak 1913’te Bâb-ı Âli Baskını gerçekleşti. Kâmil Paşa istifaya zorlandı, yerine Mahmud Şevket Paşa ve kabinesi getirildi. Ancak Paşa, 11 Haziran’da muhalefet üyeleri tarafından öldürüldü. Bu tarihten sonra İttihat ve Terakki tam bir tek parti rejimi kurdu.

Hareket Ordusu'nun İstanbul'a girişi
 1913 Kongresi ile cemiyet- parti ikiliği ortadan kaldırılarak İttihat ve Terakki yalnızca bir siyasî parti olarak kabul edildi. Parti kritik bir karar alarak 1914’te ülkeyi I.Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında dahil etti. 1916 Kongresinde milliyetçi-laik bir ideoloji benimsendi; bu doğrultuda kanunlar çıkarıldı. 1918’de I. Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin aleyhinde neticelenince, İttihat ve Terakki İktidarı boyunca en etkin konumda bulunan Enver, Cemal ve Talat paşalar yurt dışına kaçtılar. 

Mütareke Döneminde İttihat ve Terakki (1918-1922) 

Talat, Cemal ve Enver Paşaların
Yurt dışına kaçışını haber veren
gazete nüshası (İkdam, 4 Kasım 1918)
Mondros Mütarekesi’nden sonra İttihat ve Terakki Partisi, son kongresini 1918’de topladı. İttihat ve Terakki liderlerinin yurt dışına kaçtıkları haber alınınca 5 Kasım’da İttihat ve Terakki isminin tarihe karışması kararlaştırıldı ve aynı fikirler doğrultusunda 11 Kasım’da Teceddüt Fırkası kuruldu.  Bu parti mecliste hakim konuma geldiyse de meclisin Sultan Vahdettin tarafından 21 Aralık’taki feshi İttihatçıların son iktidar fırsatını da ellerinden aldı. 5 Mayıs 1919’da Teceddüt Fırkası kapatıldı, ülkede kalan eski İttihatçılar I.Dünya Savaşı’ndaki sorumluluklarından ötürü Divan-ı Harp’te yargılandı. 

 Enver Paşa 5-8 Eylül 1921’de Batum’da bir toplantı düzenledi. Burada Millî Mücadele’yi bir İttihatçı harekete çevirmek, Büyük Millet Meclisi’ndeki varlığı iddia edilen İttihatçıları yeniden örgütlemek amaçlanmıştı. Ancak bu çabalar fayda vermedi. Bu girişim haricinde Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri ve millî kongreleri örgütleyen İttihatçılar da yok değildi. Karakol Cemiyeti gibi bazı İttihatçı yer altı teşkilatları da millî mücadelede önemli roller üstlendi. 

Cumhuriyet Dönemi ve Son İttihatçılar (1923-1926) 

İdama Çarptırılan İsmail Canbolat
mahkeme salonunda
Millî Mücadele zaferle neticelendikten sonra yurt dışındaki İttihatçılardan Bolşevikler ve Ermeni komitecileri tarafından öldürülmekten kurtulabilenler ülkeye geri döndüler ve yeniden örgütlenmeye koyuldular (Enver Paşa Bolşevikler, Talat ve Cemal Paşalar Ermeni komiteleri tarafından öldürülmüştü). 1922’de düzenlenen bir toplantıda dokuz maddelik bir parti programı oluşturuldu. 1924’te bazı ittihatçılar Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın faaliyetlerinde rol oynadılar. 1926 Haziran’ında eski İttihatçılar tarafından Mustafa Kemal Paşa’yı hedef alan bir suikast planı (İzmir Suikasti) ortaya çıkarıldı. 26 Haziran’da İzmir’de başlayan muhakeme neticesinde, içinde eski İttihatçıların da bulunduğu 14 kişi idama mahkum edildi. Dr. Nazım da 26 Ağustos’ta idama çarptırıldı. Bu muhakemelerden sonradır ki İttihatçılık fiilî manasıyla sona ermiş oldu. Tabii Celal Bayar gibi fikren, belki nostaljik manada İttihatçı kalan devlet adamları da mevcuttu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun en kritik dönemlerine hükmederek büyük bir yıkım döneminin baş sorumlusu oldu. Bunun yanında dinamik ve girişimci tutumuyla Tanzimat’tan beri süregelen Batılılaşma sürecini farklı bir boyuta taşıdı. Cumhuriyet dönemi için müspet denilebilecek bir millî oluşum zemini inşa etti, siyasi teamülleri belirledi. Hürriyeti sağlama gayesiyle yola çıkmasına rağmen otoriter bir tutum takındı, slogan edindiği bir çok mefhuma aykırı politikalar izledi. Tüm müspet ve menfî yanlarıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti, özellikle iktidar olduğu süreçteki faaliyetleri ve akıbetiyle tarihî vazifesini ifa ederek, kendisinden sonraki döneme önemli dersler bıraktı. (Emre Taş, Tariheyolculuk.org)
_____________________

Kaynakça:
Ahmet Eyicil, “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti”, Türkler, Ed. H.Celal Güzel-K.Çiçek-S.Koca, c.XIII, Ankara 2002, s.228-244
M.Şükrü Hanioğlu, “İttihat ve Terakkî Cemiyeti”, DİA, C.XXIII, s.476-484
Vahdettin Engin, Kurtlar Sofrasındaki Osmanlı, İstanbul 2009, s.397-406,426-443
Azmi Özcan, “Sultan II.Abdülhamid, Muhalefet ve Din”, Sultan II.Abdülhamid ve Dönemi, Ed.Coşkun Yılmaz, İstanbul 2012, s.31-38
Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, Haz. S.Nafiz Tansu, İstanbul 1964, s.18-61,94-109
Halil İnalcık, Osmanlı, İstanbul 2011,s.121-127
İlber Ortaylı, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı, İstanbul 2012, s.40-49
E.Semih Yalçın, “Mustafa Kemal Paşa’nın İttihatçılığı”, Türkler, c.XIII, Ankara 2002, s.245-262

IV.Murad'dan Avcı Mehmed'e Dinî Kriz


Kadızadelilerin, daha doğrusu onların düşünce önderi Mehmed Birgivi’nin temel düşüncesi, Kur’an ve sünnet dışında halk arasında yaygın her türlü bid’at’ın temizlenmesiydi. İslam tarihinde bunalım dönemlerinde benzeri hareketler daima görülmüştür. XIII. yüzyılda Hanbeli İbn Taymiyye (1268-1328) bu hareketi temsil eder. O zaman İslam dünyası Moğol istilasıyla derin bir bunalım içindeydi. Birgivi, Kanuni döneminde devlet ve toplum hayatında ortaya çıkmış olan yolsuzlukları, din hayatındaki sapmalarda aradı ve ulema karşısında düşüncelerini çekinmeden savundu. 


Birgivi, para vakfı konusunda Ebussuud Efendi’ye karşı çıkmış, para vakfının Şeriat’a aykırı olduğunu öne sürmüştür. Hanefi mezhebinin tefsirini temsil eden Ebussuud, para vakfının toplumda dini hayırlı işlere vesile olduğunu ileri sürerek Birgivi’ye yanıt vermiştir. Verdiği ateşli vaazlara rağmen bir neticeye ulaşamayan Birgivi, halkın alışkanlıklarından vazgeçmeyeceğini görünce Edirne’den İstanbul’a gelerek bir Bayramiyye tekkesinde inzivaya çekildi. Ancak bir süre sonra tekkenin şeyhi Abdullah Karamani’nin tavsiyesiyle insanları aydınlatmak için medrese hocalığına geri döndü. II. Selim’in hocası Birgili Ataullah Efendi’nin Birgi’de yaptırdığı medreseye müderris oldu.   Birgivi’nin Kadızadeliler hareketine yön veren eserleri, ‘‘Tarikat-ı Muhammediye’’ ve ‘‘Vasiyetname’’ başlıca eserleridir. Birincisi bir ilmihal kitabıdır, diğer kitabı ise vaazlarını içerir. İmam Birgivi’nin fikirleri, XVII. yüzyılda Kadızadeliler hareketi ile en parlak günlerini yaşadı. Ancak XVII. yüzyılın sonlarında Kadızadelilerin etkisini kaybetmesinden sonra da Birgivi’nin fikirleri çeşitli çevrelerde kabul buldu. 1573’te İstanbul’a döneceği sırada İmam Birgivi vefat etti. Birgivi’nin bid’at gördüğü uygulamalar arasında kabir ve türbe ziyaretleri vardır. Ama bugün kabrinin bulunduğu Birgi’ye on binlerce kişi İmam Birgivi’nin türbesini ziyaret edip dertlerine çare olsun diye ona dua ederler. Bu durum ömrünü bu gibi bid’at addettiği meseleleri ortadan kaldırmak için uğraşan birinin traji-komik sonu olsa gerektir.

Kadızade Mehmed Efendi
Kadılardan Doğani Mustafa Efendi’nin oğlu olan Kadızade Mehmed Efendi 1583’te Balıkesir’de doğmuş ve burada Birgivi Mehmed Efendi’nin talebelerinden ders görmüştür. İstanbul’a gelerek tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Bir ara Terceman Yunus tekkesi şeyhi Ömer Efendi’ye intisap ettiyse de düşünce dünyasıyla uyuşmadığından tekkeden ayrılmıştır. Kürsülerde vaaz vermeye ve nasihat etmeye başlamıştır. Topluluğun alakasını çekebilecek mevzuları seçmekte bir psikolog mahareti gösterdiği anlaşılan Kadızade, bilhassa bilgisi zayıf ve cahil kimseler üzerinde etkili olmaktaydı.  Halveti ve Mevleviler hakkında ‘‘tahta tepenler, düdük çalanlar’’ diyerek, sema ve devranı da raks addetmekte haram olduğunu söylemektedir. Mutaassıp düşüncenin yaygınlaşması  dönemin medreselerinde de kendisini göstermiştir. Katib Çelebi ‘‘Mizan-ül-hak’’ isimli eserinde bu durumu ‘‘suk-ı ilme kesad gelip, ehli inkıraza karib olmuş idi’’ diye özetlemiştir. İşte böyle bir devrin adamı olan Kadızade Mehmed Efendi, akli ilimlerden anlamadığı halde sert bir dille tenkit eder ve lüzumsuz olarak görürdü. Ulema arasında herkes Kadızade’nin görüşünü benimsemiş  değildi. Özellikle Halveti tarikatı şeyhi Abdülmecid Sivasi ile arasındaki münakaşalar IV. Murad döneminde başlamıştı. IV. Murad iktidarın dizginlerini ele aldığında bir takım yasaklamalarda bulunmuştur. Bunlardan en meşhuru 1633’te Cibali’de bir kalafatçı dükkanında çıkan yangından sonra getirilen tütün ve kahve yasağıdır. Kadızade Mehmed Efendi tütün ve kahve içmenin haram olduğunu ileri sürmüş ve IV. Murad’ın ilgisine mazhar olmuştur. Bu sebeple Ayasofya Camii vaizliğine yükselmiş etki alanını genişletmiştir. Bundan sonra Abdülmecid Sivasi  ile Sultan Murad’ın huzurunda dini tartışmalara girmişlerdir. Sultan Murad, Kadızade Mehmed’i desteklese de Abdülmecid Sivasi’yi de gücendirmemiştir. Kadızade Mehmed Efendi gerçekten de dar görüşlü bir kimseydi girdiği tartışmaların ana meseleleri şunlardır:

Fen bilimlerinin ve matematik eğitiminin alınmasının meşru olup, olmadığı; Hızır peygamberin sağ olup, olmadığı; tarikat mensuplarının raks ve devranının haram olup, olmadığı; Hazreti peygambere saygı olsun diye ‘‘Sallallahu aleyhi vesellem’’ ve ashaba ‘‘radıyallahu anh’’ demenin icap edip, etmediği; ezan, mevlit ve kur-an’ın makamla ve güzel sesle okunmasının caiz olup, olmadığı; Hazreti peygamberin anne ve babasının mümin kabul edilip, edilemeyeceği; kahve, tütün gibi maddelerin kullanımının haram olup, olmadığı; firavunun imanla ölüp, ölmediği; tasavvufun önemli isimlerinden Muhyiddin Arabi’nin durumu ve ‘‘Şeyh-i Ekber’’ kabul edilip, edilemeyeceği; Halife Yezid’e lanet etmenin icab edip, etmediği; Peygamberden sonra çıkan bid’at’ler; kabir ve türbe ziyaretleri, büyüklerin elini, eteğini öpmek ve eğilmek, rüşvet caiz midir? değilmidir? ve de kandil günlerinde cemaatle nafile namaz kılmak caiz midir? değil midir? son olarakta ‘‘emr-i bil-maruf ve  nehy-i ani’l-münker, yani iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak. Bu tartışmada Abdülmecid Sivasi Efendi fen bilimlerinin ve matematiğin öğrenilmesi gerektiğini,  Hızır peygamberin hayatta olduğunu, ezan, mevlit ve kur’an’ın güzel sesle ve makamla okunmasının caiz olduğunu, Peygambere ve ashabına gereken hürmetin gösterilmesi gerektiğini, tütün ve kahve içmenin haram olmadığını, Peygamberin anne ve babasının imanla öldüklerini, Muhyiddini Arabi’nin ‘‘Şeyh-i Ekber’’ olduğunu, Peygamber zamanından sonra ortaya çıkan güzel adetlerin kabul edilmesini ve diğer buna benzer meselelerin akli ve mantıki olanlarının yapılmasını uygun görmektedir. Kadızade Mehmed Efendi 1635 tarihinde vefatına kadar vaazlarına devam etmiş ve iddia ettiği şeylerin hiçbirinden geri dönmemiştir.

Üstüvani Mehmed Efendi ‘‘Padişah Şeyhi’’
Aslen Şamlı olan Üstüvani Mehmed Efendi memleketinde birini öldürerek İstanbul’a kaçmış ve Kadızade Mehmed Efendi’nin Ayasofya’daki vaazlarına katılmıştır. Ayasofya Camii’nde direk dibine oturup somaki direğe yaslanmasından dolayı ‘‘Üstüvani’’ lakabıyla anılmıştır. Saraya mensup baltacı, kapıcı, bostancı ve helvacılar Kadızade Mehmed Efendi döneminde bu taassup ehlinin vaazlarına katılmaya başlamışlardı. Üstüvani Mehmed Efendi’de verdiği vaazlarla meşhur olmuş ve Kadızade’nin halefi olarak dersler vermiştir. Sarayla olan bağlantısı, Padişah Hocası Reyhan Ağa’nın onu kanuna aykırı olarak Hasodaya sokup Sultan IV. Mehmed’e ders vermeye başlamasıyla iyice artmıştır. Etrafta ‘‘Padişah Şeyhi’’ diye anılmaya anılmaya başlandı. Tarihçi Naima’nın aktardığına göre, ‘‘Kadızadeliler IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında dünya malına düşkünlük göstermeden sade bir hayat yaşayıp hile yoluna sapmazlardı. Fakat vaziyetleri bilahare değişti. Kendilerini züht ve takva yolunda gösterip envai türlü hilekarlık ve kötü şeyler işler oldular.’’ der.

Kadızadelilerin Mutasavvıflara Saldırıları


Kadızadelilerin en fazla hücum ettikleri meseleler kur’an ve ezanın makamla okunması,  tekkelerde sema ve devran yapılması olmuştur. Kadızadeliler sema ve devranı raks telakki edip bunu yapanları küfürle suçlamışlardır. Hatta tekkelere girenleri dahi kafirlikle itham etmişlerdir. Mevleviler, bu kalabalık ve nüfuz sahibi taassup ehlinin yapacaklarından çekinmeleri dolayısıyla tekkeye devamda tereddüt etmişlerdir. Hatta mevleviler ayin yapamaz hale geldiler. Kadızadeliler Demirkapı yakınında Halveti tekkesini basarak dervişleri dövdüler. Sadrazam Melek Ahmed Paşa’nın yumuşak davranmasından istifade ederek başka tekkeleride bastılar. Hatta Sadrazam buna dair yazılı emir verme hatasını dahi işledi. Ancak Kadızadelilerin yazılı emirle basacakları tekkenin mensupları arasında yeniçeri kethüdası ve ocağın mühim ağalarından Samsoncu-başının olması onların tekkeyi basmasına engel olmuştur.

Kadızadeliler kendilerini epeyce güçlü hissettikleri sırada Şeyhülislam Bahai Efendi’yi sıkıştırarak ondan sema ve devranın haram olduğuna dair fetva aldılar. Aynı zamanda Bektaşi tekkesi mensubu Yeniçeri büyüklerinden Çelebi Kethüda’da sadrazamdan devran ve zikir merasimine dokunulmasın diye ferman almıştı. Üstüvani Mehmed Efendi Şeyhülislam Bahai Efendi’den ‘‘sema ve devran haramdır’’ fetvası üzerine Halveti Şeyhi Abdülkerim Efendi’yi ölümle tehdit etmiştir. Bunun üzerine Abdülkerim Efendi bu durumu Şeyhülislam’a bildirmiş ve yardım istemiştir. Şeyhülislam Efendi vermiş olduğu fetvanın fesada sebep olmasından dolayı    vaızlardan herhangi bir kimsenin tarikat erbabı hakkında kötü bir şey yapmaması hakkında emir vermiştir. Hatta sonunda sema ve devranı meşru gösteren bir fetva çıkarıp ‘‘Eskilerin izinden gittik’’ dedi ve ilave ederek: Daha önce padişahlar, vezirler ve müftiler devleti kargaşadan korumak için bu yolda ferman ve fetvalar vermişlerdir, o zaman kimse sufileri dövmek, katletmekten söz etmediler. Şu ‘‘ma’sum’’ çocuk padişahı ‘‘bir bölük habisü’nefs fitnecular ihata idüp’’ halkın bedduasına hedef yapmak neden bu kadar önemli oldu; Kadızadeliyi ‘‘traş edüp küreğe korum’’ diye tehdit etti ve Kadızadeli vaızlara tek tek emirler yolladı. Sivasi Abdülmecid’in halifesi Abdülahad Nuri Efendi’de kaleme aldığı eseri ile Kadızadelilerin başeserleri olan Birgivi’nin ‘‘Tarikat-ı Muhammediye’’ ve ‘‘Vasiyetname’’sini güvenilir olmayan hadislere dayanmasından dolayı eleştirmiştir. Ağa Camii İmamı Tatar İmam Şeyh Abdülahad’ın dostu idi ve Kadızeliler onun katli içinde Şeyhülislam’a direndiler. Tatar İmam hadis kitaplarını toplayıp Fatih Camii’nde Kadızadelileri tartışmaya davet etti. Camiiye okur yazar halk toplanmıştı. Kadızadeliler tartışmaya girmediler. Birgivi’nin risalelerindeki hadislerin zayıflığı ortaya çıktı. Kadızadeli grup Harem-i Hümayun’a kadar gittiler ve Birgivi’nin bu şekilde küçültülmesini protesto ettiler. Şeyhülislamdan dini tartışmada taraf olmasını istediler. Padişahtan, Birgivi’nin risalelerini korumanın Şeriat’ı korumak olduğunu söyleyerek kendi taraflarına çekmeye çabaladılar. Ama hiçbir Kadızadeli vaızlar Tasavvuf ehline ilmi bir cevap veremedi. İlim yönünden eksik olan bu güruh yanlarına saraydaki bağlantılarını çekmeye çalışmışlardır. Bu durumdan istifade ederek padişaha, onların bidatleri temizlemesini isteyen bir ferman çıkartmak istemişlerdir. Böylelikle Kadızadeliler ilmen mağlup oldukları tasavvuf ehlini zorbalıkla yok etme peşine düşmüşlerdir. Saray davayı Şeyhülislam’a havale etti. 10 Ocak 1653 tarihinde büyük ulema meclisi toplandı. Kadızadelilerin görüşü kabul edildi. Kürd Mehmed’in Birgivi’yi eleştiren risalesi reddolundu.
Kadızadelilerin Rüşvet Almaları ve Hükümet İşlerine Müdahaleleri
Kadızadeliler, Darüssaade ağasından Valide Turhan Sultana kadar nüfuz ettikleri zaman artık rüşvet alıp tayin ve azillerde söz sahibi olmuşlardı. Bir işe tayinini istedikleri  şahsı saraydaki tarafatarlarına gönderip , bunun filan işe tayininin uygun olduğunu söylecek ve bu durumdan kendi menfaatlerine iki iş gerçekleştirmiş olacaklardı; birincisi tayin ettirdikleri şahıstan alacakları para, ikincisi ise bu şahsın yerleştiği konumda Kadızadelilerin menfaatlerine uygun olarak hareket etmesidir. Naima’nın ifadesiyle : ‘‘Vaız efendilerin makul gördükleri iş suret bulurdu. Vaız ve nasih efendilerin makul gördüğü işe hatadır demeye kimsenin kudreti yoktu’’. Öyle ki Naima, onların işlerini pazarlığa bağladığını ve Hind tüccarının dahi bu pazarlığa daynamayacağını söyler. Üstüvani (Padişah Şeyhi)’nin nezdinde Kadızadelilerin devlet üzerindeki nüfuzu Çınar Vakası’na kadar sürdü. Bu olayda Kadızadeli vaızların hamilerinin birçoğu hayatını kaybetti. Yeni sadrazam Boynueğri Mehmed Paşa, selefleri gibi onlara yumuşak davranmadı. Sadrazam, ‘‘ tabiatı Türkmaniye muktezasınca; onların medhü zemminden elem çekmek ne demektir?’’ diyerek tayinleri kendi bildiği gibi yaptı, vaızların alacağı rüşvetide kendi cebine attı. İşte bundan sonra Kadızadelilerin hoşnutsuzluğu onların devlete karşı tavır almalarına yol açtı. Bu sırada Girit Seferi hala devam etmekteydi. Bozcaada ile Limni’nin elden çıkmasını ve Venedikliler tarafından boğazın abluka altına alınmasını bahane ederek cami kürsülerinde hükümet aleyhine vaazlar etmeye başladılar. Kazançları ve nüfuzları sekteye uğrayan bu vaizler şu sözlerle hükümeti eleştirdiler; ‘‘Zalim ve mürteşiler çok. Şer’i şerif icra olunmuyor. Memalik’i İslamiye bid’at ile dolu. Veziriazam ve müftü tarikat erbabını himaye ediyor’’.

Kadızadelilerin harekete geçtikleri an Köprülü Mehmed Paşa’nın sadaretine rastladı. Onun sadaretinin sekizinci gününde Fatih Camii’nde toplanarak burada makamla kamet getiren müezzinleri susurmaya çalıştılar bu sefer cemaatte vaızların üstüne yürüdü az kalsın kanlı bir çatışmaya dönüşecekti. Kadızadeliler tatmin olmadıklarından bu sefer tarikat erbabına olan kinlerini açığa çıkararak onlara karşı saldırıya geçtiler. Taraftarlarına, ‘‘yarın silahlı olarak camii avlusunda hazır olun, emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’lmünker hizmetine yardı edin’’ diye tenbihatta bulundular. Bu sıradaki karar ve niyetleri:

I. İstanbul’ daki bütün tekkeleri yıkmak, ondan sonra rastladıkları şeyh ve dervişlere tecdid-i iman teklif etmek, kabul etmeyenleri katleylemek.
II.Bunları yaptıktan sonra toplu bir halde padişaha giderek cümle bid’atlerin ortadan kaldırılmasını istemek.
III.Selatin camilerinde birer minare bırakıp diğerlerini yıkmak.

Naima, Kadızadelilerin bundan sonraki vaziyetlerini şöyle anlatıyor: ‘‘Ol gece bu gulgule şehr-i İstanbul’a münteşir olup softalar sopalar ve kürdeler ile ve muhtekir ve mürai esnaf ve bunlara mensup şahısların elebaşıları Hacı Mandal ve Fakı Döngel madrabazları şagirdleri ve köleleri olan hatvan kazak kakavanlarına silah kuşatıp din davasına gidelim şeklinde güruh güruh toplanıp Sultan Mehmed camiinde toplandılar’’. Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa önce adam gönderek sebep olacakları bu fesad işinden geçmelerini istediysede onlar gelen zatı dinlemedi. Köprülü Mehmed Paşa’da bu meseleyi ulemayla görüşerek halletmeye çalıştı. Ulemadan Kadızadelilerin idamına ferman çıktıysa da Köprülü bu cezayı daha büyük karışıklıklardan çekinmesinden dolayı sürgüne çevirmiştir. Üstüvani Mehmed, Türk Ahmed, Divane Mustafa elebaşı vaızları Kıbrıs’a sürdürdü. Kadızadeli hareketi bu kertede bir düşüş yaşadı.  Fakat damadı Fazıl Ahmed Paşa, onun yaptıklarını tersine çevirdi(1661-1666). Üstüvani Efendi’nin tekrar yükselmesine meydan verdi. Üstüvani’nin İstanbul camilerindeki etkinliği 1659’dan 1694’e kadar sürdü. Kadızadelilerin giderek radikallleşmesi Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’da açık bir destekçi buldu. 1660’da İstanbul’da bügünkü Yenicamii yakınlarında çıkan yangın sonrasında burada  ikamet eden Yahudi tebaa bundan büyük zarar gördü ve buradan zorla göç ettirildi. Bu cemaatler arası hoşnutsuzluğun Kadızadeliler bünyesindeki bir tezahürüydü. Sultan III. Murad’ın validesi Safiye Sultan tarafından o zaman bu bölgeye camii inşası sebep gösterilerek el konulmuştu fakat bu durum bir türlü gerçekleşmedi. 1660’da Yahudi mahallelerinin yanması bu selatin camiinin tamamlanması için bir zemin hazırladı. Yahudi cemaat buradan sürülerek cami tamamlandı. Bu durum büyük zaferlerden sonra yapılan gösterişli selatin camii gibi algılandı. Bozcaada’nın yeniden fethiyle(1658), Kandiye’nin alınması (1669) ve başkentte gayrimüslimlerin arazilerine el konması arasında geçen süre zarfında, ‘‘kafirlere ait mekanların fethedilmesi’’ yönünde bir algının söyleyebiliriz. Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’nın içerden İslamileştirme ve muhafazakar reform gündemini devam ettirip ettirmeyeceği bilinmiyordu. 17. yy. Osmanlı tarihindeki Kadızadeli hareketini, Osmanlıların bu krizi yönetirken, bir yandan dar görüşlü vaızları bir yandan tarikat ehlini en önemli camilere vaız olarak atamaya gittiği yöndedir. Burada son sözü Şeyhül Müverrihin Halil İnalcık’ın şu yazısıyla bititrmek istiyorum: ‘‘XVII. yy’da mutaassıp Kadızadeliler ile Sufi tarikatlar arasındaki kavga, Osmanlı-Türk tarihinde asla bitmemiştir. Ülkede her din ve inanç sahibini kendi himayesi altında gören, böylece Ortodoks, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin dini işlerine resmi bir statü tanıyan Osmanlı impaartorluk idaresi, XVII. yy’da Kadızadelilerin güç ve şiddet saldırısı karşısında tarafsızlığını korumaya çalışmış, bu tutum devlet gücünü temsil eden Köprülülerce benimsenmiştir.’’      
________________________                                             

 Kaynakça:
-Mustafa Cezar, Mufassal Osmanlı Tarihi (Resimli-Haritalı), 1.Baskı, c. IV, Ankara 2011.
-İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. III/1, 3.Baskı, Ankara 1983.
-TDV İslam Ansiklopedisi, madde: Kadızadeliler, Birgivi Mehmed Efendi, Üstüvani Mehmed Efendi.
-Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-II, 1.Baskı, İstanbul 2014.
-Karen Barkey, Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar/Bir Karşılaştırmalı Tarih Perspektifi, 2. Baskı, İstanbul 2013
-Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, Tek Cilt, 1.Baskı, İstanbul 2014
Not:Tarihçi Naima’ya yapılan atıflar Mustafa Cezar ve İ. H. Uzunçarşılı’dan aktarılmıştır.

İttihatçılığın Son Hamlesi: İzmir Suikasti

Mustafa Kemal Paşa Bursa ziyareti sırasında bindiği
Gülcemal vapuruyla Mudanya açıklarında
Gazi'nin önderliğinde ki Türkiye, kazanılan askeri ve siyasi zaferlerden sonra yönünü halkı temel alan reformlara yöneltmişti. Öğretimin Birleştirilmesi, Şapka Kanunu ve Medeni Yasa'nın Kabulü gibi birçok alanda yenilikler meydana gelmekteydi. İşte bu ardı ardına gelen inkılâpların halk üzerindeki etkisini anlamak için Gazi Mustafa Kemal de yanına aldığı bir kaç isimle yurt gezilerine başlamıştı. 

    Mustafa Kemal yoğun gezi trafiğine; Konya, Adana ve Bursa gibi önemli şehirlerden başladı. Burada halkın sorunlarını dinledikten sonra, İzmir'e doğru harekete geçti. İzmir, Milli Mücadele'nin kanlı günlerine ve 9 Eylül 1922 zaferine de tanıklık etmiş bir kentti. Ayrıca ilk İktisat Kongresi yine bu şehirde yapılmış Lozan görüşmeleri sırasında Türk ekonomisinin yol haritası burada çizilmişti. 

    Gazi'nin İzmir'e gelişi hakkında kentin önemli gazeteleri yazılar yazmakta ve coşkulu bir biçimde onu beklemekteydi. Hikmet gazetesi ise 15 Haziran 1926 günü yazısında Gazi'nin hangi gün İzmir'de olacağına dair iki farklı haber duyurdu. Gazetenin ilk sayfasında Gazi Mustafa Kemal'in Balıkesir'den yola çıktığını ve saat 16:00 gibi İzmir'de olacağını yazarken gazetenin üçüncü sayfasında İzmir valisi Kazım Dirik'in, Gazi'nin bir gün gecikerek ertesi gün(16 Haziran) İzmir'de olacağına dair bildirisi yayınlanmıştı. Bu iki farklı haber ve Gazi'nin gecikmesinden halk herhangi bir kuşku duymamış ve bir sonraki gün için hazırlıklara devam etmişti.

    Oysa durum göründüğü kadar masum değildi, Gazi'ye çok sevdiği İzmir'de bir suikast düzenlenmek istenmişti. Vali Kazım Dirik de bu suikastı tertip edenleri yakalamak için Gazi'nin trenini Menemen'de ikinci bir telgrafa kadar bekletmeyi uygun gördü. Giritli Şevki suikastın hazırlanmasına az bir süre kala Vali'nin yanına gelmiş ve tertibi anlatmıştı. Vali ile Polis Müdürlüğü Adli Kısım Amiri Mehmet Emin Bey'in soğukkanlı davranmaları sayesinde Ziya Hurşit Gaffarzade Oteli'nde, Laz İsmail ile Gürcü Yusuf Ragıppaşa Oteli'nde, Çopur Hilmi ise kardeşinin Karşıyaka'da evinde basılarak bombaları ve tabancalarıyla birlikte yakalandılar. Yaşanan bu olağanüstü durum karşısında İzmir halkı da üzüntü duymakta ve Gazi'yi görmek için sabırsızlanmaktaydı. Yapılan operasyonlar sonucu İzmir'de güvenlik sağlanmıştı, Mustafa Kemal de coşkulu halkı daha fazla bekletmeyerek onları Naim Palas Oteli'nin balkonunda selamladı ve o meşhur sözünü çok sevdiği İzmir halkı karşısında söyledi:
"Benim naçiz vücudum, elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
       Hükümet ise Ankara'daki İstiklal Mahkemelerini özel bir trenle İzmir'e göndermiş, olayı soruşturmasını istemişti. Bu saatten sonra söz artık Üç Aliler Divanı (Kılıç Ali, Ali Çetinkaya, Necip Ali)'nda idi. Yapılan ilk ifadede Ziya Hurşit şu cümleleri söylemişti:
21 Haziran 1926 günkü Vakit gazetesinde
yayınlanan ve suikastın yapılacağı noktayı
gösteren kroki. 
       "Suikast yapmak için iki gün önce Gülcemal vapuruyla İzmir'e geldim. Yanımda Laz İsmail, Çopur Hilmi ve Gürcü Yusuf vardı. Ayrı ayrı otellere indik. Ben İngiliz yapımı iki bomba ve iki Belçika tabancası taşıyordum. Mustafa Kemal'i öldürmeyi 1925 yılından beri kafama koymuştum. Bu nedenle eski Ankara Valisi Abdülkadir'le temas kurdum. Onun vasıtasıyla da İzmit Milletvekili Şükrü Bey'le ilişkilerimi güçlendirdim."
 Bu cümlelerden sonra artık olayın birkaç kişiden oluşmadığı anlaşılmış ve yapılan her sorguda yeni isimler dosyaya girmeye başlamıştı. İsimler giderek artmış ve dönemin muhalefet partisi Terakkiperver'e kadar uzanmıştı. Yapılan tutuklamalarda  Milli Mücadele'nin ünlü komutanlarından Rauf Bey, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi isimler de yer almaktaydı. 
     
Mahkeme 20 Haziran'da İzmir'de, Elhamra sinemasının salonunda başladı. Daha beş,altı yıl öncesinin ünlü komutanları, birer birer yargılanıyordu. Uzun süren sorgu sürecinden sonra 13 Temmuz 1926 günü mahkeme heyeti suikastın İzmir ayağının kararlarını açıklamıştı. Bu kararlara göre: 
Necip Ali, Kılıç Ali ve Kel Ali mahkeme
salonuna giderken
       ".. bu davadan tefriki ve vaki cürümlerde bir güna methal ve müşareketleri anlaşılmayan Ordu Mebusu Faik ve yine Mebus olan Sabit, Halet, Feridun Fikri, Kamil Zeki, Bekir Sami, Besim Necati, Münir Hüsrev Beylerle, Kazım Karabekir, Ali Fuad, Cafer Tayyar, Refet ve Mersini Cemal Paşalarla sabık Erzurum Mebusu Necati ve Mebus Ahmet Nafiz Beyler ve Torbalılı Emin, Trabzonlu Naciye Hikmet, Sürmeneli Keleş Mehmet, Bahçıvan İdris, Mustafa oğlu Şakir Çavuş ve ihtiyat zabitlerinden Bahattin ile Giritli Hüseyin oğlu Mustafa'nın beraatlerine müttefikan karar verildi."
Özellikle paşalar hakkında verilen beraat kararı dinleyiciler tarafından alkışlarla karşılandı.

Rauf ve Adnan Adıvar'ın dosyaları ise Ankara'daki soruşturmada devam etti ve 1 Ağustos'da başlayan mahkeme süreci 26 Ağustos'da son buldu. Buradan çıkan karara göre de ikisi, onar yıl kürek cezasına çarptırıldı. Fakat Rauf  Bey karar açıklandığında yurt dışındaydı ülkeye 5 Temmuz 1935'te dönen Rauf Bey'in bu cezası, 22 Ekim 1939 tarihinde Cumhuriyet Halk  Partisi Genel Başkan Vekili ve Başbakan Refik Saydam'ın imzasıyla yayınlanan bildiriyle kendisi aklandı ve Kastamonu milletvekili oldu. 

     Yargılamalar sonucu hakkında idam kararı verilenden birkaç isim ise: Ziya Hurşit, Erzurum milletvekili Rüştü Paşa, Saruhan milletvekili Abidin Bey, Laz  İsmail, Miralay Arif, İzmit milletvekili Şükrü Bey, İstanbul milletvekili İsmail Canpolat, Sarı Efe Edib, Saruhan milletvekili Halis Turgut, Emekli Veteriner Doktor Rasim Bey, Trabzon eski milletvekili Hafız Mehmet, Gürcü Yusuf idi.

       Yapılan bu yargılamalar ve sonucunda verilen idamlar, rejim karşıtlarına bir gözdağı gibiydi. Çünkü o dönemin koşullarında cumhuriyet karşıtı bir oluşumun var olması demek, yapılan inkılâpları tehlike altına sokmak demekti. Bu doğrultuda verilen kararlar sonucunda bazı ünlü komutanlar bir daha siyasi hayatta fazla görünmemiştir.  
_____________________
Kaynaklar:
  • Erik Jan Zürcher, Modernleşen  Türkiye'nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul 2010
  • Hulusi Turgut, Kılıç Ali'nin Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2012
  • Bernard Lewıs, Modernleşen Türkiye'nin Doğuşu, Arkadaş Yayınları, Ankara 2011
  • Kemal Arı, Türk Devrim Tarihi 2, Zeus Kitabevi, İzmir 2013  

     
       
      

Sevr'i Çürüten Antlaşma: Lozan

Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Doğu Trakya TBMM yönetimine bırakılmıştı. Kazanılan hem askeri hem de siyasi zaferler İtilaf Devletleri'ni bir barış antlaşmasına mecbur kılmıştı ki bunun için yeterli sebepler de vardı. Batı cephesinde İngiliz güdümüyle ilerleyen Yunan güçleri yenilmişti. Bunun yanında İngiltere ve Fransa'da yaşayan sivil halk da artık savaşın zorlu koşullarından bıkmış ve yönetimi artık barışa zorlamaktaydı.  

Türk tarafı ise barış görüşmelerine gidecek kurulu yavaş yavaş tartışmaya başlamıştı bile. Bu tartışmalar genellikle dönemin Dış İlişkiler Bakanı  Yusuf Kemal Bey ile Başbakan Rauf Bey arasında gidip gelmekteydi. Rauf Bey ilk dönemlerinde istemsiz gibi gözükse de sonradan Lozan'a gitmeyi o da istemiştir. "Mondros'u imzalayan paşa" olarak bilinmesi onu hep rahatsız etmiş ve bu imajını Türk Milleti karşısında düzeltmek istemesi bunun en önemli sebeplerinden olmuştu. Yusuf Kemal Bey ise uzun süre dışişleri bakanlığı yapmış bir diplomattı. Kurtuluş Savaşı döneminde Sovyet yardımı için ne denli yoğun bir çalışma yaptığı da biliniyordu. Bu gibi yönleri Yusuf Kemal Bey i bir adım önde gibi gösteriyordu.

Mustafa Kemal ise bu iki değerli diplomat yerine Batı Cephesi komutanlığı yapan ve Mudanya da gösterdiği başarısıyla ünlenen İsmet Paşa'yı, Lozan'a gidecek kurula başkanlık yapması için düşünüyordu. Gazi, bu önemli süreçte başarısını gerek cephede gerekse masada kanıtlamış olan İsmet Paşa'ya daha çok güveniyordu. Bu güvenin yanında cepheden beri yanında olması nedeniyle, onunla daha iyi çalışabileceğini düşünmesi de söz konusudur. Ayrıca Mustafa Kemal, Rauf Bey'i Batılı diplomatlar karşısında kendi tezini savunacak bir yapıda görmüyordu. İsmet Paşa onun aksine daha iradeli ve dik bir duruşa sahipti. Bu gibi özellikler Mustafa Kemal'in gözünde İsmet Paşayı hep bir adım önde tutuyordu.

Lozan Heyeti
Sonunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarıyla fikir alışverişinde bulunduktan sonra Lozan'a gidecek kurula başkanlık edecek kişinin İsmet Paşa olduğunu açıkladı. Artık gereken adımlar birer birer atılmaya başlandı. Yusuf Kemal Bey, büyük bir olgunlukla önce görevinden istifa etti ve İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığı'na getirildi. Bu yer değişikliği ile Lozan'a gidecek kurula başkan olarak İsmet Paşa görevlendirildi. Kurul için seçilen kişiler de alanlarının önemli kişileri olarak seçilmiştir. Bunlar arasında iktisat konusunda uzman olan Celal (Bayar) ve Yahya Kemal (Beyatlı) gibi önemli kişiler İsmet Paşa'ya yolculuğunda eşlik edeceklerdi.

Kurul 11 Kasım 1922 akşamı Lozan'a geldi. Öteki devletler ise henüz gelmemişti. İsmet Paşa bu boşlukta gazetecilerin yoğun ilgisiyle karşılaştı ve onların sorularını cevaplamaya çalıştı.
Bir İngiliz gazeteci; İstanbul Hükümeti'nin bu konferansta yer alıp almayacağını sordu. Oysa Osmanlı Saltanatı 1 Kasım günü ortadan kaldırılmış, Saltanat dönemi sona ermişti. Şimdi, bütün bunlar bilinirken bu soruyu sormanın anlamı neydi? İsmet Paşa, bu soruyu bir tuzak olarak kurgulayan gazetecinin gözlerine bakarak  son derece açık ve kararlı bir ses tonuyla yanıt verdi:"Artık Bâb-ı Âli yoktur."
Bu tür sorular sonunda 20 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentindeki Mont Benon'da ilk görüşmeler başladı. İlk konuşmayı İsviçre Konfederasyonu Başkanı Habb yapmış ve son cümlesini: "Yeryüzünde iyi niyetli kimselere selam!" diyerek bitirmiştir. Habb'dan sonra İngiltere'yi temsil eden Lord Curzon ve arkasından İsmet Paşa evrensel barış için bazı söylemlerde bulunmuşlardır. 

Sevr'e göre "Büyük Yunanistan"
Konferansta Yunanistan'ı Venizelos, İtalya'yı Garroni, Fransa'yı Barroni ve son olarak İngiltere'yi de Lord Curzon temsil ediyordu. Bütün devletler ilk olarak kendi çıkarlarını hesaplıyordu. Türkler Mudanya'yı Batılı güçler ise Sevr ve Mondros'u kendilerine yakın görüyordu. Bu doğrultuda işler hiç de olumlu yönde ilerleyemedi. Türkler kazandığı askeri zaferler doğrultusunda masada da aynı başarıyı göstermeye çalışırken emperyalist güçler her zamanki gibi sömürge olarak gördüğü topraklarını kaybetmemeye çalışıyordu. 

Ekim Devrimi'nden sonra başa geçen Sovyetler ise Batılı güçlerin yanında durmamaya karar vermişti ve boğazlarda bir Batı üstünlüğü canlarını sıkabilirdi. Bu yüzden Çiçerin bölgede zayıf bir Türk hakimiyetine daha sıcak bakıyordu. Lord Curzon ise boğazları bırakmak istemiyor ve İsmet Paşa ile sık sık bu konu hakkında tartışıyordu. Uzun tartışmalar sonunda kimse karşı tarafa sözünü geçirememişti. Herkes birbirini şikayet ediyordu. 

Böyle anlardan bir gün, Lord Curzon:" Aylardır görüşüyoruz, tartışıyoruz. İstediklerimizin hiç birini alamıyoruz. " diyor ve çevrilen her isteği, İngiltere olarak ceplerine attıklarını anımsattıktan sonra şu vurguyu yapıyordu: "Yorgun ve yoksulluk içinde bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz. Para ise bende... Yarın para istediğinizde, şu an alamayıp cebimize koyduklarımızı bir bir önünüze koyacağız!" Bu sözler karşısında İsmet Paşa ise gayet net bir cevapla: "Yarın kapınıza gelirsek, siz de dilediğinizi yaparsınız!" diyordu.
  

Yaşanan bu atışmalar sonucunda konferansa katılan devletler biraz ara verip ülkelerinde durumu değerlendirmeyi uygun buldular ve 4 Şubat 1923 günü ilk görüşmeleri sonlandırdılar.

17 Şubat-4 Mart 1923, 1. İzmir İktisad Kongresi
Ülkeye dönen İsmet Paşa ve diğer kurul üyeleri durumu Gazi'ye açıkladıktan sonra yeni inkîlaplara devam ettiler. Bunlardan biri millî mücadele döneminde işgali ve kurtuluşu temsil eden İzmir'de gerçekleşti. Misâk-Millî olarak bildiğimiz "Ulusal And"ın yanına bir de Misâk-ı İktisâdî yani "Ekonomik And" eklenilmesine karar verildi. Bu kararla uzun zamandır yabancı ülkelerin kontrolünde olan ekonomi yavaş yavaş bağımsızlaşıyordu. Bu kongre ile hem hinterlandı ile büyük bir öneme sahip olan İzmir'in çökmüş olan ekonomisi ayağa kaldırılacak hem de barış görüşmelerinin kesildiği bu günlerde halkın barışa olan umutlarını yüksek tutulacaktı. Kararlar alındı ve 17 Şubat 1923 de 1. İzmir İktisat Kongresi toplandı. Burada alından kararlar gerek yurt içine gerekse yurt dışına bir mesaj veriyordu: "Ekonomide tam bağımsızlık." Bu mesajın verilmesi şarttı çünkü askeri başarılar, siyasi ve ekonomik başarıyla pekiştirilmedikçe anlamsız kalırdı. İşte şimdi ekonomik bağımsızlık açıdan ilk adım atılmış siyasi açıdan da Lozan'dan başarı bekleniyordu.

İngiltere ve diğer devletler Türk kurulunu tekrar Lozan'a çağırdılar. İsmet İnönü de bu çağrıya uydu ve uzun bir tren yolculuğu sonrası Lozan' vardı. İkinci görüşmelerin başlangıç tarihi olarak 23 Nisan 1923 tespit edildi.

İkinci görüşmelere bazı ülkeler temsilcilerini değiştirerek başlamıştır. İsmet İnönü'yle bir türlü anlaşamayan İngiltere'den Lord Curzon gitmiş yerine Rumbold gelmiştir. Bunun dışında büyük devletlerden Fransa'yı General Pelle, İtalya'yı ise Montagna temsil etmekteydi.

Günümüzde Rumuni Sarayı
Yeni görüşmelerde ülkeler birbirlerini daha çok dinlemeye başlamışlardı. Yunanistan'ı temsilen orada bulunan Venizelos ile İsmet İnönü, savaş tazminatı konusunda uzlaşmaya çalışıyordu. Venizelos, Türkiye'nin tazminat isteğine karşı çıkıyor, buna karşılık olarak; Meriç Nehri'nin batı yakasında yer alan Karaağaç'ın Türklere verilmesini öneriyordu. Bu öneri İsmet Paşa tarafından kabul görse de Başbakan Rauf Bey buna yanaşmıyordu. Bu çatışmalarda arayı düzeltmek yine Mustafa Kemal Paşa'ya düşüyordu. Mustafa Kemal, İsmet Paşa'ya çok güveniyor ve koşulları uygun gördüğü zaman metni imzalamasını istiyordu. İsmet Paşa, Gazi'den bu güvenceyi aldıktan sonra 24 Temmuz 1923'de Lozan Şehri'nin Rumini Sarayı'nda metni "M. İsmet" imzasıyla onayladı.

Peki Lozan'da İsmet Paşa hangi maddeleri onayladı? Buna ilk olarak vereceğimiz cevap uzun zamandır ekonomik açıdan ilerleyemememizin nedeni olan kapitülasyonların kaldırılması verilebilir. Bunun yanında Karaağaç savaş tazminatı olarak Türkiye'ye veriliyordu ve Meriç Nehri Türk-Yunan sınırını oluşturacaktı. İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları hariç diğer adalar Yunanistan'da kalıyordu. Ayrıca 93 Harbi sürecinde İngiltere'ye kiralanan  Kıbrıs ve yine 1882'den beri İngiliz işgali altındaki Mısır topraklarının İngiltere tarafından ilhâkı onaylanıyordu.

Sevr ve Lozan'da Türkiye
Suriye sınırı ise 1921 Ankara Antlaşması ile belirlenmişti. Fakat Misak-î Milli sınırları içinde olan Musul hakkında İngiltere ile bir türlü anlaşılamamış ve konu sonradan çözülmek üzere ertelenmiştir. Boğazlar ise tamamen işgal durumundan arındırılacaktı. Boğazlar Lozan'dan itibaren bir kurul (İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan) tarafından yönetilecekti. Fakat bu kurulun başkanlığını bir Türk yapacaktı. Ayrıca boğazlar gemi geçişi için tamamen silahsızlandırılmıştır. Bir diğer önemli sorun da Osmanlı'dan kalan borçlar meselesiydi. Bu borç yeni Türk Devleti'ni etkiliyordu. Türkiye bu borcu taksitlendirme yöntemi ile ödeyecekti. 

Azınlıklar konusunda ise 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan antlaşma gereğince İstanbul dışındaki Türkiyeli Ortodokslar ile Batı Trakya dışındaki Yunanistanlı Müslümanlar, zorunlu olarak göç ettirilecekti (Mübadele). Bu antlaşmayla İstanbul ve Batı Trakya göçün dışında tutuluyordu. Türkiye'de kalan Hıristiyanlar azınlık olarak belirlenmiş oluyorlardı. Azınlık statüsüne alınan bu topluluklar, kendi eğitim ve hayır kurumlarını kurabileceklerdi.
     
İşte bu maddeleri imzalamıştı İsmet Paşa ve yıkılan Osmanlı toprakları üzerinde olağanüstü bir dirençle Batılı güçlere göğüs germiş, halkına sınırları belli, güvenli bir vatan toprağı kazandırmıştır. 
İsmet İnönü, yaptığı bir demeçte de Türkiye'yi şöyle tanımlıyordu; "Aynı cinsten; tek ve hep var olacak bir yurt... Kendi haklarını bütünüyle savunabilen... Kaynakları bol ve özgür bir yurt... Bu yurdun adı Türkiye'dir."
Lozan Barış Antlaşmasının tam metni için bkz.:http://www.ttk.gov.tr/index.php?Page=Sayfa&No=249


______________________
 Kaynaklar:
  • Kemal Arı, Türk Devrim Tarihi 2, Zeus Kitabevi, İzmir 2013
  • Hulusi Turgut, Kılıç Ali'nin Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2012
  • Türkiye Dış Politikasında 50 yıl Lozan(1922-1923), T.C Dış İşleri Bakanlığı, Ankara 1973
  • Münib Hayri Ürgüblü, Lozan, Halkevi Neşriyatı, Ankara 1936  

Peyami Safa'nın "Attilâ"sı

Attilâ, psikolojik çözümlemeler yapma konusunda edebiyatımızın usta kalemlerinden olan Peyami Safa'nın 1940'lı yılların başlarında yazdığı yegâne tarihî romanıdır. Yazar, okuyucusuna kendisini Attilâ'nın yanında savaşan atlı askerlerden birisi gibi yahut Attilâ'nın sırdaşı gibi hissedebileceği bir sahicilik sunuyor bu eserinde. Batı'nın "geçtiği yerde ot yeşermez" şeklinde tasvir ettiği büyük Hun hakanı Attilâ'ya bizim penceremizden bakıyor. 


Kitabın bir diğer önemli özelliği ise yazarın bilhassa Bizanslı tarihçilerin kaydettiği bilgilerden faydalanmış olması. Bu özellik, okuduğumuz çoğu tarihi romanda bulunmadığından, esere farklı bir önem katıyor. Müellif, adeta kendisiyle özdeşleşmiş "psikolojik tasvir" hususunu da esgeçmeyerek Attila'nın sapasağlam bir iradeye sahip oluşunun yanı sıra onun şahsına münhasır yumuşak huyluluğa ve derin bir merhamet duygusuna da kaleminin kudretiyle değiniyor. Bu da, eseri diğer tarihi romanlardan ayıran özelliklerden. Yazar, romanına giriş yapmadan önce "Attilâ Romanını İzah Eden Başlangıç" başlıklı bir yazıyla roman hakkında  fikir veriyor okuyucularına. O kısmın bir parçasını buraya alıntılıyoruz:


“Attilâ kimdir? Bunu kimse iyi bilmiyor. Bizzat kendi bile kendisini meçhuller içinde hissetmiştir. 
Kimdir Attilâ? Buna, beşinci asır halkının hayal gücüne tercüman olarak şöyle cevap verelim: O, sessiz yollarıyla, gölge vermeyen şeffaf dallarıyla, alçak çalılarıyla, tavuklarla serçelerden başka bir kuş sesi duyulmayan nihayetsiz bir çölde, çalılarla şeytanlardan doğmuştur..."

Peyami Safa okuyucuları, onun cümlelerinin bir çırpıda anlaşılmasının güç olduğunu ve cümlelerini sindire sindire okumak gerektiğini tecrübe etmişlerdir. Safa'nın eserlerinde görmeye alışık olduğumuz, okuyucuya tatlı bir yorgunluk veren ve bazen de ikinci defa okunmayı gerektiren cümleler bu eserde çok da fazla bulunmuyor diyebiliriz. Zaman zaman rastlanan nispeten biraz daha eski kelimeler ve tamlamalar için de yayın evi, eserin sonuna okura kolaylık sağlayan bir sözlük eklemiş.

Safa'nın diğer eserlerinin büyüklüğünden dolayı gölgede kalmış bu eserinde, gerçeklik çizgisinden de mümkün olduğunca kopmama eğiliminde olduğu gözlenebiliyor. Öyle ki, naklettiklerinden Attilâ ile alakalı bilgilere ulaştığımız Bizanslı müverrih Prisküs ve daha başka dönem tarihçileri romanın önemli karakterlerinden olup çıkıveriyorlar. Yazarın yararlandığı kaynaklar da buna kanıt niteliğinde.

Hülâsa, Peyami Safa'nın "Attilâ"sı, okurunu bir başka Attilâ ile tanışmaya çağırıyor; Savaşan, fetheden, yenen, yenilen, âşık olan, bağışlayan, bir başka Attilâ...

Peyami Safa, Attilâ, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013, 279 sayfa, 12x19,5 cm



Roma Cumhuriyeti: Kurumlar ve Mekanizma

Tarquinius Superbus'un
tahta oturmasını anlatan bir resim
Roma'da Cumhuriyet'in kurulmasına değinilmeden önce son kral dönemine değinmek gerekir. Zira son kral döneminde yaşananlar Roma'da Cumhuriyet rejiminin kurulmasının zeminini hazırlamıştır.Son kral Tarquinius Superbus tahta Servius Tullius'un kanlı bir şekilde öldürülmesinin ardından çıkmıştır. Tarquinius Superbus, gücünü sağlamlaştırabilmek için Tullius'u desteklemiş olan senatörleri öldürtmüş ve anayasayı yürürlükten kaldırarak yerine son derece sert despot bir yönetim kurmuştu. 
Roma Forumu
Tarquin'in saltanatı kan ve şiddetle şekillenmiştir; oğlu Sextus Tarquinius Superbus'un Lucretia adlı bir kadına tecavüz etmesi, Lucretia'nın akrabası Lucius Junius Brutus (kendisi de Tarquinius hanedanındandır) ve Lucretia'nın dul kocasının bir ayaklanma başlatmasına sebep oldu. Ayaklanma sonucu Tarquinius'un yirmi beş yıllık saltanatından sonra birçok soylu aile Roma'dan kovulmuş ve Brutus, Roma Cumhuriyeti'nin ilk consüllerinden birisi olmuştur. Onun bu saltanatı sonrası oluşan yönetim boşluğu Roma toplumunu yeni bir siyasal sistem arayışına itmiştir. Zira toplumun tüm bu yaşananlar sonrasında krallık yönetiminden pek memnun kaldığı söylenemezdi. 

Yönetim boşluğunun doldurulması gerekmekteydi. Bunu Roma'da o döneme dek uygulanmamış farklı bir yapı oluşturarak ortaya koydular. Böylece Roma'da Cumhuriyet idaresi diğer adıyla da "Res Publica" kurulmuştu (M.Ö 509). Bu yapıda ''Praetor'' adında görevli memurların olduğu, devletin bunlar vasıtasıyla idare edildiği bir sistemdi. Praetorlara bakacak olursak; onlar yıllık seçilmekteydiler. Praetorlar iki kişiden oluşmaktaydı. Bu yönetim ile krallık rejimi sona ermişti. Kralın yerini ismini verdiğimiz devlet görevlileri almıştı. Bu kişiler bundan yaklaşık bir asır sonra "consül" olarak adlandırılmıştır. Consüller ortak yetkilere sahip olup, birinin diğerine üstünlüğü yoktu. "İmperium" (emretme ve hükmetme) yetkileri onlara aitti. Ancak onların tüm bu yetkilerine karşı consüller birbirlerinin kararlarını beğenmedikleri takdirde veto etme yetkilerine sahiptiler. Onların yetkileri sınırsız değildi; siyasal konularda senatoya danışmak mecburiyetindeydiler. Ancak consül adı verilen devlet görevlileri günümüzdeki gibi bir sistemde yer almaktaydılar.Zira onlar da o dönemde dokunulmazlığa sahiptiler.Onları "Centuria Meclisi" seçmekteydi. Görev süreleri bittiğinde yaptıkları kötü işlerin hesabını bir bir vermekteydiler.

Günümüzde Curia  Meclisi 
"Curia Meclisi" ise 30 curia'dan oluşup,her bir Curia'nın bir oy hakkı vardı. Curia genellikle tam hukuka sahip patricilerden oluşmaktaydı. Senato yaklaşık 300 üyeden oluşurken bu sayı zamanla arttırılmış ve 600 olmuştur. Consüller otomatik olarak senatonun üyesi durumuna gelirlerdi. Buraya üye olmak için büyük bir servete sahip olmak gerekmekteydi. Burada da devlet     görevlilerinin çeşitli aşamalardan geçtiğini anlatmakta fayda vardır. Zira bu aşamalar belirli bir tecrübe ve yaş limitinden oluşmaktadır. Yaklaşık 25 yaşlarında Quaestor, 39-40 yaşında Praetor olunabilmekteydi. Consüllük icin ise en az 41-42 yaşında olmak gerekiyordu.Consüller Roma'da devletin hukuki,askeri ve mali sorumlusudurlar. Sayıları 2 idi. Fakat bir süre sonra sayıları arttı. Dini işler ise "Rex Secrarum" adında bir görevliye aitti.

Bazı zor dönemlerde consüller yetkilerini senato kararıyla dictator adındaki kişilere bırakırlardı.Dictator adındaki kişiler bu yetkileri 6 aylık süreliğine kullanıyorlardı.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     
Lucius Sulla
 Roma'da dictatorluk yapan en ünlü kişiler Sulla ve  Caesar'dır. Bu süre içerisinde devlet kurum ve mekanizmaları ve toplumsal yapı pek fazla değişikliğe uğramamıştır. Fakat böyle derken Roma'da halkın mutlu bir biçimde yaşadığı söylenemez. Zira bu görevlilerin bir çoğu tam hukuka sahip patricilerden oluşmaktaydı. Eşitlik ortamı yoktu. Bu da ilerleyen zamanda pleblerin patricilere karşı mücadele başlatmalarına sebep olacaktır. Bu durum Pleblere başka yollar aratacak, çareyi kendilerine ait bir meclis kurmakta bulacaklardı. "Plebis Concilium" adında bir meclis kurdular. Meclisin başkanına "tribunus" adı verilirdi ve onların da görev süreleri bir yıldı. Patricilerin de kendilerine ait bir yönetim mekanizması vardı. Onlar da "censorluk" adında bir makam oluşturdular. Centuria Meclisi her beş senede bir kere olmak üzere daha önce consüllük yapmış kişiler arasından iki censor seçerlerdi. Censorlerin yetkileri oldukça genişti. Onlar vatandaşları kayıt altında tutar, mali memurluk, vergi tahsil edilmesi, kamunun denetlenmesi, ahlak düzeninin korunması, senatoya yeni üyeler seçmek gibi görevleri yürütürdü. Onların ilk kez atanmaları da yurttaşların vatandaş listesinin hazırlanması sırasındadır.

Bu yönetim mekanizması içerisinde en yüksek rütbeye sahip görevliler (magistrat) consüller ve praetorlerdi. Quaestor olarak başlayan bir vatandaş sonraki aşamalarda sırayla aedilis, praetor ve son olarak da en yüksek rütbeli memurluk olan consül seçilirdi.
___________________


Kaynak:
Oğuz TekinEski Yunan ve Roma Tarihine Giriş, İstanbul 2012, s.192-195