Tarihe Yolculuk | Çevrimiçi Tarih

Türkçe İsmin Cazibesi

Tarihte Türkçe Kişi Adları

Türkiye'nin En Büyük Düşmanı Kimdir?

I.Dünya Savaşı sürerken Osmanlı gazetelerinde 'gerçek düşman' tartışması.

Bir Tarih Öğrencisinden Ne Olur?

Tarih ve Tarih Eğitimi bölümlerinde okuyan ya da okumak isteyen öğrenciler için altarnatif güzergâhlar.

Kâşgarlı Mahmud ve Lugâtının Hikâyesi

Kâşgarlı Mahmud'un çalkantılı yaşam öyküsünden eserinin Ali Emîrî tarafından keşfine...

Osmanlı'da Ramazan Geceleri

Fransız yazar Gérard de Nerval'in gözünden bir 19.y.y. İstanbul Ramazanı.

Battlefield 1: Çanakkale'de Dedelerimizi Vurmak

İnsanlığın mağara duvarlarına çizilen resimlerle başlayan tarih yazma serüveni Sümerlerle birlikte çok kullanışlı bir araç edinmişti. Kil tabletler üzerine yazılmaya başlanan tarih, Mısırlılarla birlikte papirüse, 19. yüzyıla gelindiğindeyse sinematografa kavuşmuştu. Sinema çok sesli bir enstrüman olarak insanlığın ifade orkestrasında eşsiz bir yer edindi ve popüler tarih yazım faaliyetini neredeyse tekeline aldı. Öyle ki tarihlerini sinemadan okuyan ABD vatandaşlarının büyük kısmı Vietnam Savaşı'ndan ülkelerinin galip çıktığını sanmaktaydı.

Muhataplarına kahramanlarıyla duygudaşlık/empati kurdurabiliyor olması sinemayı tarih yazımında eşsiz öneme sahip kılıyordu. O sadece bilgilerin değil, hislerin de yeni nesillere aktarıcısıydı. Ancak günümüzde bu tahtın yeni bir ortağı var gibi görünüyor: Bilgisayar oyunları, muhataplarını kahramanın ve onun serüveninin hem şahidi hem de faili kılarak dramanın empati sağlama kabiliyetini bir sonraki evreye taşıyor.

ABD menşeli Electronic Arts (EA) video oyun şirketi ve onun İsveçli geliştiricisi EA Digital Illusions Creative Entertainment (DICE) 21 Ekim 2016'da piyasaya sürdüğü video oyunu Battlefield 1 ile I. Dünya Savaşı tarihini yeniden yazıyor. Türkçe dil destekli bu oyunun senaryosundaki beş ana bölümden ikisi Osmanlı topraklarında, Çanakkale ve Mezopotamya'da geçiyor ve Osmanlı askerleri Türkçe konuşuyor.
"Teslim olan olursa merhamet gösterin."
Türk askerlerinin konuşmalarından.
Elbette yazı ile icra edilen tarih yazım faaliyetinde olduğu gibi dramada ve video oyunlarında da tarafsızlık sorunu -hatta belki çok daha fazla olarak- varlığını sürdürmekte. DICE, savaşın ve insanlığa verdiği zararların bilançosunu gözler önüne sermek gibi içten bir amaca sahip olduğunu ispat etmekle birlikte, senaryonun tamamı İtilaf Devletleri mensubu askerlerin gözünden ilerletiliyor, yani bilgisayar başındaki oyuncular birer İtilaf askeri oluyorlar.
Battlefield 1'deki Hikâyeler ve Oyuncunun Büründüğü Roller:
Giriş. Çelik Fırtına: Fransa'da Almanlara karşı savaşan ABD askerlerinin gözünden, 1918.
1. Çamur ve Kan İçinde: Fransa'da Alman hattını yarmakla görevli İngiliz Tankçı Danny Edwards, 1918.
2. Rütbeli Arkadaşlar: Britanya Hava Kuvvetleri'nde gönüllü pilot Clyde Blackburn, Fransa-İngiltere, Alman uçaklarına karşı, 1918.
3. Avanti Savoia: İtalya Alplerinde İtalyan Arditi Birliği mensubu Luca V. Cocchiola, Avusturya Macaristan'a karşı, 1918.
4. Haberci: Çanakkale'de ANZAC mensubu Frederick Bishop, Osmanlılara karşı, 1915.
5. Hiçbir Şey Yazılı Değil: Lawrance'ın müttefiki Bedevi isyancı Zara Ghufran, Osmanlılara karşı, 1918.

Battlefield 1 Hikâyelerinde Tarafsızlık ve Gerçekçilik Sorunu

"Battlefield 1, yüz yıl önce gerçekleşmiş gerçek olaylara dayanır."
Giriş bölümünden ön deyiş.
DICE tarafından geliştirilen senaryo oldukça etkileyici bir açılışla başlıyor. Almanlar karşısında eriyen ABD kuvvetlerinin askerleri bir bir ölüyor ve oyuncu, ekran her karardığında yönlendirdiği karakterlerin değişen isimleri ve sonu 1918'le biten doğum-ölüm tarihleriyle karşılaşıyor. Böylece savaşın kahramanlık ve hamasetten önce kan ve acı demek olduğu sarsıcı bir biçimde hatırlatılıyor. Belki de bununla, üzerine ağıtlar yakılmış acı hadiselerin eğlence sektörüne malzeme yapılmasının hicabından arınmak isteniyor, kim bilir?
"Bütün savaşları bitirecek savaş'ta 60 milyondan fazla asker savaştı. Biten bir şey olmadı... Macera yerine savaşta korkuyla tanıştık; eşitleyici olan tek şey ise ölümdü... Her nişangâhın arkasında bir insan evladı var. İşte biz, o insanlarız... Yorgun olan, masum olan, onurlu ve suçlu olan. Biz hem efsaneleşecek hem de tarih sayfaları arasında yitip gideceğiz. Biz gökyüzünde şövalye, çölde hayalet ve çamurda debelenen fareyiz. Bunlar bizim hikâyemiz."
Giriş prologlarından.
Çanakkale Muharebesi'nin konu alındığı 4.Bölüm'de samimi bir objektiflik gayreti gözleniyor. Osmanlıların vatan müdafaası yaptıkları teslim edilip ANZAC bakış açısından Britanya İmparatorluğu ağır bir dille eleştiriliyor. 
"Britanya İmparatorluğu savaşa yeni bir cephe açmayı planlar. Görülmemiş bir donanmayla Osmanlı vatanının işgali için planlar yapılır. Saldıracak donanma gücü bugüne kadar kurulmuş en büyük filodur."/ "Vahşi çatışma 9 ay sürdü ve sonunda Osmanlılar, uğruna çok şey feda ettikleri zafere ulaştılar. Gelibolu'yu vermediler. Yüz bine yakın Osmanlı askeri vatanlarını savunurken can verdi. Onların arasından sonrasında Türkiye Cumhuriyeti'ni kuracak deneyimli liderler çıktı. Bu savaşta Avusturyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk kez ülkeleri için savaştılar. Kahramanlık ve kardeşlik öyküleri bu ülkelerin ulusal kimliklerinin oluşmasında büyük rol oynadı."
4. bölüm ilk ve son deyişler.
"Lanet İngilizler, geri çekilenleri koruyacağız diye kendi mevkilerini vuruyorlar... Geri zekâlı İngilizler, kendi adamlarını bombalıyorlar."
F.Bishop, 4. bölüm.
Arap çöllerindeki savaşların irdelendiği 5. bölümde Osmanlılar kesif bir düşman olarak resmedilmekle kalınmayıp Lawrence ve Bedevi asilerin eylemlerini meşrulaştıracak biçimde "devasa" teknolojik güç ve imkânlara sahip, Arap aşiretlerini yok etmek ve sömürmeye odaklanmış olarak betimleniyor.
"Ortadoğu'nun çöllerinde Arap aşiretleri uzun yıllar altında ezildikleri Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklanır."
Lawrance (anlatıcı), 5. bölüm.
Oyun içerisinde zaman zaman baştan aşağı zırhlı ve hatta II.Dünya Savaşı'nda kullanılan alev makinelerine sahip fantastik Osmanlı askerleri görülüyor. Dahası Arap çöllerine halktan toplanan yardım paralarıyla inşa edilen demir yolu ve trenler oyunda dev istihkâm topları ve ağır makineli silahlarla donatılmış, Arap aşiretleri yok etmek üzere gönderilen çelikten bir Canavar suretinde. Osmanlı birlikleri çöllerde tank ve envai çeşit zırhlı vasıtalara da sahip.
"İsyanı bastırmak için Osmanlılar en gelişmiş teknolojilerini kullanır. İmparatorluk topçuları, muharebe uçakları ve zırhlı vasıtaları ile at sırtında tüfek kullanan asilere karşıdır.... 400 yılı aşkın bir zamandır Osmanlı İmparatorluğu bu topraklarda hüküm sürüyor. Tüm kaynaklarını denetim altında tutuyor. Fakat Osmanlılara karşı çıkanlar da var. İsyankâr Bedevilerden oluşan küçük çeteler, İmparatorluğu devirmek için birleştiler. Birdenbire vuruyor ve çölün içinde kayboluyorlar. Onların yanında kahramanlıklarıyla ün salmış yalnız bir İngiliz subayı var. Dünya bu adama ismini çoktan vermişti bile: Arabistanlı Lawrance."
Lawrance (anlatıcı), 5. bölüm.
Osmanlıların Bölge komutanı ise kötücül özellikleri olan Tilkici lakaplı sevimsiz bir subay, yagâne amacı Arap aşiretlerini katletmek ve kadın kahramanımız Zara'yı tahrik etmekmiş gibi. Öyle ki ona "Ahu gibisin." diye laf atınca Zara, "Senin gibiler olmasaydı ahu gibi değil, hür olurdum!" demekte. Böylece kahraman Lawrance ve asi lider Zara'yı canlandıran oyuncu için gereken motivasyon da sağlanmakta.
"Hür mü? Sen ancak ahrete gittiğinde hür olacaksın. Ve ne mutlu ki İmparatorluk alayınızı tez vakitte hür kılmaya niyet etti. Halihazırda bir tahrip makinesi bütün çölü perdahlıyor. Önünde duran tüm müttefiklerinizi, ailelerinizi, yuvalarınızı yakıp yıkıyor. Tez vakitte kaçacak bir yer ve saklanacak bir delik vaki olmayacak. Tez vakitte aşina olduğunuz ve sevdalandığınız her bir zat kül olacak. Ve siz de hür olacaksınız, gebermeye... Makinelerin terakkisini asla ve kat'a durduramazsınız... Arabistanlı Lawrance efsanesi bu akşam sona erecek."
Hayalî Osmanlı Subayı Tilkici, 5. bölüm.
Oyun senaryosunun beş bölümünün ikisinde namlunun ucunda Osmanlılar, Türkler var. Çanakkale'de vatan müdafaası yaptıkları teslim edilen muzaffer Türkler, kaybettikleri Arap coğrafyasında birer istilacıdır. Bunun yanı sıra Batı da Arap coğrafyasında savaştan sonra oluşan statüko ile ilgili olarak çuvaldızı değilse bile iğneyi kendine batırır:
"I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlılar Arabistan'dan çıkarıldı. Fakat İngiliz ve Fransız İmparatorlukları Araplara verdikleri  bağımsızlık sözünü tutmadılar. T.E. Lawrance tartışmalı bir kişilik olmayı sürdürüyor. Petrol savaşı ise bugün dahi devam etmektedir."
5. bölüm son deyiş.
Örnekleriyle daha vazıh açıklamaya çalıştığımız gibi, video oyun endüstrisi çağımızın duygudaşlık sağlama gücü en yüksek tarih yazım mecrası olarak aynı tahtı paylaştığı sinemayı bile tedirgin etmeye aday. Az-çok iddia sahibi olan tüm dünya devletlerinin tarih yazım kabiliyetine güvenerek sinema sektörüne yaptıkları harcamalar çok yakında oyun sektörüne de sebil edilebilir ve bu vesileyle Çanakkale Savaşı gibi pek çok önemli tarihî olayı başka perspektiflerden dijital olarak yaşamak mümkün olabilir.
Battlefield 1'de Çanakkale ve Arap Çölleri Hikâyelerine Tanık Olun
Youtube yayıncısı Pintipanda tarafından oynanarak yayımlanan iki bölümde hikâyeyi ve atmosferi yakından deneyimleyebilirsiniz.

(Video içerik ve üslubu yayın politikamızla uyuşmayabilir.)

_____________________

BİBLİYOGRAFYA
■Özcan Demir-Namık Çencen, “Tarih-Sinema Etkileşiminin Popüler Kültürdeki Yeri”, Kafkas Eğitim Araştırmaları Dergisi, II/I, Nisan 2015, s.13-18.
■Senem A. Duruel Erkılıç, “Kurmaca Filmler Üzerinden Sinema ve Tarih İlişkisine Bakış”,  Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayını, 2 Haziran 2005, s.71-87.
■Seray Genç, “Toplumsal Tarih Anlatımı ve Sinema,” (Yayınlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi, SBE, 2010), s.51-94
■Marc Ferro, Sinema ve Tarih, Çev. Turhan Ilgaz-Hülya Tufan, İstanbul 1995
■ Robert Toplin, “A Filmmaker as Historian”, AmericanHistoricalReview, AHR Forum, 93/5
■ Taha Turhal, "Battlefield 1 İnceleme-Bölüm 1: Senaryo", oyunfest.com, 18 Ekim 2016

Osmanlı Türk-Yunan İmparatorluğu muydu?

Osmanlılar XIV. yüzyılın başlarında devletlerini resmen kurduktan çok uzun olmayan bir zaman sonra, batı uclarında Selçuklular adına gaza eden alelade bir Türkmen aşireti görünümünden hızla sıyrılıp kozmopolit bir imparatorluk halini aldılar. Bu süratli yükseliş, iyi askerlik kadar elbette iyi bir çevre iletişiminin de mahsulü olarak görüldü. Devlet teşkilâtı gittikçe giriftleşen demografik dokusuna ve ekonomik problemlere hızlı çözümler bulmalıydı.


Moğol istilası altındaki Selçukluların uzak batı ucunda kendini gazaya adamış birkaç yüz çadırdan müteşekkil bir aşiret bütün ilkelliği içerisinde bu kadar büyük bir başarıyı nasıl elde etmiş olabilirdi? Bu başarının arkasında ya kendine özgü kadim bir gelenek, ya da pratik ve hızlı faydalar sağlayıp bu basit Türkmen klanının eksiklerini giderecek tamamlanmış bir medeniyetin yardımı olmalıydı. 

Yunanlı tarihçi Dimitri Kitsikis (d.1935) bu soruya ikinci yoldan yanıt veriyor, Osmanlıların başarısını Türk pratiği ve Yunan medeniyet tecrübesinin işbirliği eseri olarak yorumluyor. Osmanlı'nın yükselişini, büyük ölçüde yabancı medeniyetlerden yaptığı transferlere bağlayan N.Jorga, A.Rambaud, H.Gibbons ve R.Grousset gibi pek çok tarihçiden onu farklı kılan şey ise, bu iddiayı bir sevgi ile harmanlayarak dile getirmesi ve çok eski günlere duyduğu derin hasret. Evet, Kitsikis biraz daha ileri giderek Osmanlı'nın bir Türk-Yunan Konfederasyonu halinde yeniden canlandırılmasını öneriyor ve bu konuda oldukça ciddi.
Dimitri Kitsikis Kimdir?
Dimitri Kitsikis
1935'te Atina'da doğdu. Ebevenleri  Profesör Nikos Kitsikis ve Yunan Komünist örgütü ELAS yöneticisi Beata Petihaki  Nazi işgaline karşı başlatılan silahlı direnişlerde boy gösterdi. Annesinin üvey babası Aristis Stergiadis 1919-1922 arasında İzmir'in işgalini yürüten Yunan Yüksek Komiseriydi. Beata Petihaki 1946-1949 Yunan İç Savaşı sonrasında Yunan Hükümeti tarafından idama çarptırıldı. Dimitri öksüz kalınca Paris'te bir yatılı okula girdi. Burada rüyasına giren melek ona; "Dimitri, sen Ege'nin iki yakasını birleştirmelisin." diyerek Türk-Yunan Konfederasyonu ülküsünü aşılıyordu. Dimitri, kendisini sıkı bir Ortodoks olarak yetiştirdi.  1962'de Paris Sorbonne Üniversitesi'nde tarih doktoru unvanı aldı. 1968'deki bir sosyalist öğrenci isyanına katılınca işsiz kaldı. Kanada'ya gitti ve Ottowa Üniversitesi'nde çalışmaya başladı, burada profesör oldu. 1980'lerde Türkiye'ye gelerek Boğaziçi ve Bilkent üniversitelerinde misafir hocalık yaptı. Yunan başbakanı Konstantin Karamanlis ile olduğu kadar Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile de sıkı bir dosttu, ona resmî danışman olarak hizmet sundu. 2008'de Yunan Hükümeti bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle adına bir halk vakfı kurarak kendisini onurlandırdı. Kitsikis alanında otuz altı kitaba, yüzlerce makaleye ve altı şiir kitabına imza attı. 

Türk-Yunan İmparatorluğu Fikri

“Osmanlı İmparatorluğu,
tüm bölgelerinden bilginlerin övdüğü, dünyanın en güzel krallığı idi.”
(Yunanlı Devrimci Rigos Feraios, 1797.)

Kitsikis'in medeniyet tasnifi
Dimitri Kitsikis'e göre Osmanlı İmparatorluğu bir Türk-Yunan imparatorluğudur. Bu fikirlerini Türk Yunan İmparatorluğu (L’empire Ottoman) adlı eserinde temellendirmeye çalışır. Kitabının girişi için seçtiği epigraf bu bölümün başına koyduğumuzla aynıdır.

Ona göre, "Osmanlı İmparatorluğu, Yunanlılar için 400 yıllık bir kölelik dönemi değil, aksine Yunan kültürünün kesin surette katkıda bulunduğu ve Yunanlıların övünç duymaları gereken evrensel tarihin görkemli bir yapıtıdır."

Tezlerinin Türkiye’de nasıl yankı bulduğu konusunda pek memnun değildir Kitsikis. Tezlerini yanlış anlayan bazı Türklerin kendisini "Türk tarihini Yunanistan lehine işgal etmeye çalışan bir Truva atı" olarak tanımladıklarından yakınır. Oysa ona göre "İmparatorluk'taki Yunan payını belirtmek Türk payından bir şey eksiltmeyecektir. Aksine geçmişte aynı kaderi paylaşmış olma gerçeği bilinince gelecekte yeni imparatorluklar kurmak, Bölge’yi Batı emperyalizminden bir kez daha kurtarmak ve Türklerin kültürel-ruhani birliğe yönelik yaratıcı katkısını yeniden tesis etmek mümkün olacaktır."

Kitsikis şiddetli bir Batı/Avrupa/Frank ve Emperyalizm düşmanı olarak görünür. O, dünya medeniyetlerini Doğu-Batı olarak ikiye ayıran klâsik uygarlık tasnifine pek kulak asmaz ve farklı bir medeniyet tasavvur eder: Türkler ve Yunanlılar ne doğuludur, ne batılı; Arabölge adını verdiği, birtakım ortak özellikleri bulunan halklardan mürekkep, müstakil bir medeniyetin çocuklarıdır.

“Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye’de bu iki halk [Türkler ve Yunanlılar] birleşmeksizin Yunanistan ve Türkiye asla zenginlik ve huzura kavuşamayacaktır. Yaşasın birleşik Egeliler!”

Kitsikis'in Maddeler Halinde Bazı Çarpıcı Tezleri:
-I-
1. Osmanlıların orijinal dinî kökeni Alevî-Bektaşiliktir. Balkanlar'da hızla yayılan da İslâmiyet değil Alevîlik olmalıdır. Osmanlıların Sunnîleşmesi ise 1516-17’de Arap ülkelerinin fethi ile olmuştur; nüfustaki Sünnî artış Osmanlıları “beka-yı devlet için” aşama aşama Ortodoks İslâm’a dâhil etmiştir.   
2. Mustafa Kemal Atatürk, Şam günlerinde (1905) Arap İslâmıyla (Sünnîlikle) tanışmış ve İslâm’ın “dış türlerine" kin duymaya başlamıştır. "Yobazlıkları " nedeniyle Arapların Türklerin düşüşüne neden olduğu fikrine kapılan Mustafa Kemal, Araplardansa Yunanlıları kendi milletine daha yakın görmektedir ve hatta Türk-Yunan Konfederasyonu istemektedir. Atatürk Türkiye’deki Sünnîlik efsanesine son vermiştir.
3. 
İran’a akan ilk Türk göçleri sırasında göçebeler, eski Şaman inanışları, Şiî İslâm ve Yunan Ortodoksluğunu harmanlayarak “saf Türk dini” olan Alevîliği üretmişlerdir. 
4. Pagan Roma’da gelişen, Bizans’la Ortodoks Hristiyan imparatorluğuna dönüşen manifesto, Osmanlı ile Alevî-Bektaşî-Roma İmparatorluğu’na evrilmiş ve nihayet 1923’te sona ermiştir.
-II-
5. Yunanlılar ve Türkler aynı azizlere dua etmiş (Aziz Georgios, Theodoros, Khidr Elias, Nikolas), kimi Ortodoks azizleri Sarı Saltuk, Hacı Bektaş’ta yaşamıştır.  Mevlana, Hacı Bektaş ve Yunus Emre gibi Türk gizemcileri Aynoroz keşişlerinin Rum-Ortodoks gizemciliğine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
6. Türkler müslüman kalarak vaftiz olur, Yunan/Yahudi geleneği olan kurbanı keser, Bektaşîler kudas ayini tertip edip şarap içter.
7. 
İslâm, Ortodoks Hristiyanlığa tasvirleri yasaklamayı (ikonakırıcılık akımını) ve ibadethanelere heykel sokmama geleneğini sirayet ettirmiştir. 
-III-
8. Batı medeniyeti hiçbir zaman imparatorluk kuramamış, Arabölge’nin kötü bir kopyası olarak kalmıştır. 
9.
 
Osmanlı dönemi hoşgörüde zirveye çıkmış 2500 yıllık bir imparatorluk kültürünün devamıdır. Ayrıca ikinci bin yılın en büyük sömürgeci olmayan imparatorluğudur. 
10. Ortodoks Kilisesi, Batı sömürgeciliği karşısında Osmanlıların yanında saf tutmuştur.
11. 
1821-1923 arası süren Türk-Yunan savaşı bir iç savaştan ibarettir. Nitekim Arabölge mensubu olmaları nedeniyle tüm Osmanlı-Rus savaşları da öyledir.
-IV-
12. Yunanlılar, sırf Batı kendilerinden öyle istediği için Türklerden nefret etmiştir, hem de Türkler Yunanlı kardeşlerini sevmeye devam etmelerine rağmen. Türkler hemşehrilerinin kendilerinden niçin nefret ettiklerini anlamadılar. 
13.
 AB Yunanlılar için bir hapishanedir. Türkiye’nin en büyük şansı bu birliğe üye olmamasıdır. Konfederasyon gerçekleşemezse bile AB’ye alternatif bir Akdeniz Birliği Yunanistan-Türkiye-İsrail arasında kurulmalıdır . 
14.
 Kürt sorununun çözümü için önerdiği 'konfederasyon' fikri Özal'ın sonunu hazırladı. Bu sebeple zehirlenerek öldürüldü. 
-V-
15. Osmanlıları Ortodoks temelli Bizans’tan ve İslâm temelli Arap-İran imparatorluklarından ayıran millerlerüstü ve dinlerüstü bir anlayışa sahip olmalarıydı.
16. 
Batı, Rönesans'a kadar Avrasya'da geçerli olan ilkeleri kabul etmekteydi. Rönesans dünyanın geri kalanına zorla değer ihraç eden, üçüncü dünyalılaşmayı yaratan, gezegenin toplumsal dokusunu çürüten, insanlarını birbirinden yalıtan bir bireycilik yerleştiren kapitalizmi yarattı.
17. Türklerin Balkan fethinde kurtarılmış olmasaydı Doğu-Yunan uygarlığı, Cermen-Latin uygarlığı içerisinde eritilebilirdi. (N.Danielevski'den alıntıyla.)
18. 
Türkçe köylü dilidir, belirleyici bir imparatorluk dili olmamıştır. Osmanlıca üç dilin karışımıdır (Türkçe-Farsça-Arapça). Osmanlıca yerini 1912'de Türkçe'ye bırakır. 
-VI-
19. I.Bayezid Sırplara karşı Ortodoks Hristiyanların ittifakına başvurur ve Osmanlılar ilk defa Bizans’ın müttefikliği sayesinde Rumeli’ye geçer. 
20. 
Batı/Franklar/Katolik Haçlılar Bizans ve Osmanlı'nın ortak düşmanıdır.
21. 
Bizans (II. Manuel Palaiologos ve Ortodokslar) 1402 Timur darbesi sonrasında ortaya çıkan veraset kavgalarından yararlanmayıp I.Mehmed’in Osmanlı birliğini yeniden kurmasına yardım ederler.
22. 
Yunan asıllı bir akıncı olan Evrenos Gazi, 15. asırda Arabölge’nin yükselen yeni imparatoru adına ilk kez Yunanistan’ın fethini başlatır. Yunan asıllı komutanlar Osmanlı adına Yunan topraklarını Sırp, Frank ve Haçlılardan alır. Asıl amaçları İstanbul Ortodoks İkümeni Patrikliği’nin yetki sahasını genişletmektir.
-VII-
23. İstanbul’un fethi sırasında Türk soyluluğunun temsilcisi Türk Çandarlı ailesinden Halil Paşa fethe muhalefet etmiştir ve bu muhalefete rağmen Zağanos gibi Yunan asıllı paşaların fethe yaptığı katkılar İstanbul’un fethi onurunun Türklere değil, Yunanlılara ait olduğunu gösterir. Yunan paşalar Palaiologosların çöken hanedanlığı yerine yükselen Osmanlı hanedanını yerleştirerek onlara taç giydirmişlerdir.
24.
 
Fethin İstanbul’da kutlama, Atina’da yas günü olması Batı’nın ekmeğine yağ sürmektir. İstanbul’un fethi yerine Arabölge’nin Frank sömürüsünden kurtarılması ve bağımsızlığı kutlanmalıdır. 
25.
 
Yunanca I.Bayezid döneminde Osmanlı’nın idari dili olmuştu. I.Mehmed, Yunancanın gücünden çekinmiş olacak, Türkler arasında bir asimilasyonu önlemek için idare dilini Türkçe ve Farsça olarak değiştirmiştir.  Buna rağmen uluslararası yazışmalarda Yunanca resmiyetini korumuştur. 
-VIII-
26. Türkçe’deki de/da bağlacı Yunanca’dan gelir. 
27. 
Türk mutfağının önemli bir kısmı Antik Çağ’dan beri süregelen Hellenik Doğu Akdeniz mutfağından başka bir şey değildir.
28. 
Mimar Sinan Yunan-Ortodoks bir devşirmedir. O, bünyesinde gerçekleştirdiği Türk-Yunan senteziyle tam bir Osmanlı olmuştur.
29. 
Dinsel Bizans müziği ile Osmanlı sanat müziği arasındaki benzerlik , 6. Yüzyılda inşa edilen Ayasofya ile 17.yüzyılda yapılan Sultan Ahmed Camii arasında on bir asra rağmen bir bakışta göze çarpan yakınlık kültürel benzerliğe işarettir.
-IX-
30. 14. yüzyılda Osmanlı ordusu Bizanslılaşır: Gazi Türkmen sistemi akıncı ve deli sınıflarıyla sınırlandırılarak orduya Rum/Ortodoks devşirmeler transfer edilir ve çoğunluğu ele geçirirler.
31. 
Tımar sistemi Bizans’ın “Pronoia” ve Selçuklu’nun “Ikta” sisteminden gelmedir. Selçuklular'da olduğu gibi Osmanlılarda da Bizanslı saray kadınları haremi ellerinde tutmayı başarmış pek çok sultana (II. İzzeddin, I.Murad, I.Bayezid, II.Mehmed...) analık ve zevcelik etmiştir.
32. 
Çift başlı kartal, ilk menşei belirsiz olan ve Bizans ile Selçuklular tarafından kabul edilen ortak bir semboldür. Türklerin idealizmini simgeleyen Kızıl Elma ise Yunanlılarda “Kokkini Milia” (Kızılelma Ağacı) olarak tezahür eder.
Değerlendirme

Osmanlı imparatorluğu bir Türk-Yunan imparatorluğu muydu? sorusuna bir yanıt vermek, ya da Kitsikis'in tezlerine ayrı ayrı doğru/yanlış demek, onun eserine başlı başına bir reddiye/zeyil yazmak anlamına gelecektir. Tarihçiler tarafından bir asırdır tartışılan bu meseleyi ehillerine bırakıyor, bu tezlerin benzerlerini savunan başta zikrettiğimiz isimleri ve "Osmanlı medeniyeti ve kurumlarının Bizans taklidi olmayıp kendi geleneği içinde yeşerdiğini" iddia eden Mehmed Fuat Köprülü'nün Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri adlı eserini karşılaştırmayı meraklılarına salık vererek metodolojik bir eleştiriyle yetiniyoruz:

Dimitri Kitsikis tezlerinde eşine az rastlanır bir tarihsel çözümleme zekâsına sahip olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan, Osmanlı tarihine Yunanlıların da aidiyet duymasını isteyerek iki toplum arasındaki diyaloğa hizmet sunmak gibi müspet bir niyeti de taşıyor. Ancak, bir tarihsel yapıta yüklenmemesi gereken bu gibi disiplin-dışı (tarihçilik uğraşısının özüne ait olmayan) ve oldukça subjektif yargılara kapı aralayan amaçlar, eserinin en büyük çıkmazını oluşturuyor. Kitsikis, tarihsel hakikatin mümkün olduğunca çıplak bir bilinçle aranması gerektiği bir yolda, elinde varış noktası kocaman kırmızı bir çarpı ile işaretlenmiş bir yol haritası bulundurarak yürüyor.

Kitabının henüz başlarında amacının disiplin-içi (tarihçilik uğraşısının özüne ait) bir amaç olmadığını açıkça sezdirmekle birlikte bir mülakatında da Ege’nin iki yakasını birleştirmenin çocukluğundan beri değişmez ülküsü olduğunu itiraf ediyor. Dolayısıyla Türk-Yunan İmparatorluğu müellifinin kütüphaneye/arşive girerken kafasında hazır bir ön kabul/tez olduğu, bu tezlerin araştırmalardan sonra değil önce yaratıldığı, araştırmasının aklındaki teze hizmet için yapıldığı, zaman zaman Batı/Frank düşmanlığı üzerinden hissî yorumlar geliştirebildiği açıkça görülebilmekte ve hatta tarihî şahsiyetlerin yapıp ettiklerini tarihten okunması mümkün olmayan gizil niyetlere yormaktadır. Tüm bunlar tarihçinin objektifliğine ve güvenirliğine gölge düşürmüştür.
Kitap Vitrini
Baskısı yapılmayan Dimitri Kitsikis'in Türk-Yunan İmparatorluğu ve de Fuat Köprülü'nün Bizans Müesseseleri...'nden birer bölüm mukayeseli okuma yapmak için tıklayınız:

________________________________
KAYNAKÇA

Kitaplar:
■Dimitri Kitsikis, Türk Yunan İmparatorluğu: Arabölge Gerçeği Işığında Osmanlı Tarihine Bakış, Çev. Volkan Aytar. İletişim Yayınları, İstanbul: 1996.
■ Dimitri Kitsikis, L'Empire Ottoman, Paris, Presses Universitaires de France, 1985.
■ Dimitri Kitsikis, Yunan Propagandası, Meydan Neşriyat, İstanbul: 1964.
■ Dimitri Kitsikis, Propagande et pressions en politique internationale. La Grèce et ses revendications à la Conférence de la Paix, 1919-1920. Paris: Presses Universitaires, 1963.
İnternet Kaynakları:
■Academia.edu, Kitsikis Profili. (t.y.). (Erişim: 24 Kasım 2016). <https://uottawa.academia.edu/DimitriKitsikis>.
■Arabölge Web Sitesi. (t.y.). (Erişim: 24 Kasım 2016). <http://www.intermediateregion.com/?lang=en>.
■ Dimitri Kitsikis Halk Vakfı Resmî Sitesi. (t.y.). (Erişim: 24 Kasım 2016). <http://idkf.gr>.
■Prof. Dr. Dimitri Kitsikis: ABD Modern Osmanlı'yı Kuruyor, Konuşan: Faruk Arslan. (y.y.), (t.y.): http://farukarslan.com/roportajlar/prof-dr-dimitri-kitsikis-abd-modern-osmanli’yi-kuruyor/, (Erişim: 24 Kasım 2016),.
■Prof.Dr. Dimitri Kitsikis'le Mülakat, Konuşan: Dr. Ozan Ömeci. İstanbul: 25 Haziran 2012 http://politikaakademisi.org/2012/06/27/prof-dr-dimitri-kitsikisle-mulakat/ (Erişim: 24 Kasım 2016).
■Türkiye İle Yunanistan Birleşsin, Yeni Şafak, 2016 Nisan 28.. http://www.yenisafak.com/dunya/turkiye-ile-yunanistan-birlessin-2458298 (Erişim: 24 Kasım 2016), 
■Ottowa Üniversitesi Kitsikis Profili. (t.y.). 24 Kasım 2016. <http://arts.uottawa.ca/history/people/kitsikis-dimitri>.

Peyami Safa'nın "Attilâ"sı

Attilâ, psikolojik çözümlemeler yapma konusunda edebiyatımızın usta kalemlerinden olan Peyami Safa'nın 1940'lı yılların başlarında yazdığı yegâne tarihî romanıdır. Yazar, okuyucusuna kendisini Attilâ'nın yanında savaşan atlı askerlerden birisi gibi yahut Attilâ'nın sırdaşı gibi hissedebileceği bir sahicilik sunuyor bu eserinde. Batı'nın "geçtiği yerde ot yeşermez" şeklinde tasvir ettiği büyük Hun hakanı Attilâ'ya bizim penceremizden bakıyor. 


Kitabın bir diğer önemli özelliği ise yazarın bilhassa Bizanslı tarihçilerin kaydettiği bilgilerden faydalanmış olması. Bu özellik, okuduğumuz çoğu tarihi romanda bulunmadığından, esere farklı bir önem katıyor. Müellif, adeta kendisiyle özdeşleşmiş "psikolojik tasvir" hususunu da esgeçmeyerek Attila'nın sapasağlam bir iradeye sahip oluşunun yanı sıra onun şahsına münhasır yumuşak huyluluğa ve derin bir merhamet duygusuna da kaleminin kudretiyle değiniyor. Bu da, eseri diğer tarihi romanlardan ayıran özelliklerden. Yazar, romanına giriş yapmadan önce "Attilâ Romanını İzah Eden Başlangıç" başlıklı bir yazıyla roman hakkında  fikir veriyor okuyucularına. O kısmın bir parçasını buraya alıntılıyoruz:


“Attilâ kimdir? Bunu kimse iyi bilmiyor. Bizzat kendi bile kendisini meçhuller içinde hissetmiştir. 
Kimdir Attilâ? Buna, beşinci asır halkının hayal gücüne tercüman olarak şöyle cevap verelim: O, sessiz yollarıyla, gölge vermeyen şeffaf dallarıyla, alçak çalılarıyla, tavuklarla serçelerden başka bir kuş sesi duyulmayan nihayetsiz bir çölde, çalılarla şeytanlardan doğmuştur..."

Peyami Safa okuyucuları, onun cümlelerinin bir çırpıda anlaşılmasının güç olduğunu ve cümlelerini sindire sindire okumak gerektiğini tecrübe etmişlerdir. Safa'nın eserlerinde görmeye alışık olduğumuz, okuyucuya tatlı bir yorgunluk veren ve bazen de ikinci defa okunmayı gerektiren cümleler bu eserde çok da fazla bulunmuyor diyebiliriz. Zaman zaman rastlanan nispeten biraz daha eski kelimeler ve tamlamalar için de yayın evi, eserin sonuna okura kolaylık sağlayan bir sözlük eklemiş.

Safa'nın diğer eserlerinin büyüklüğünden dolayı gölgede kalmış bu eserinde, gerçeklik çizgisinden de mümkün olduğunca kopmama eğiliminde olduğu gözlenebiliyor. Öyle ki, naklettiklerinden Attilâ ile alakalı bilgilere ulaştığımız Bizanslı müverrih Prisküs ve daha başka dönem tarihçileri romanın önemli karakterlerinden olup çıkıveriyorlar. Yazarın yararlandığı kaynaklar da buna kanıt niteliğinde.

Hülâsa, Peyami Safa'nın "Attilâ"sı, okurunu bir başka Attilâ ile tanışmaya çağırıyor; Savaşan, fetheden, yenen, yenilen, âşık olan, bağışlayan, bir başka Attilâ...

Peyami Safa, Attilâ, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2013, 279 sayfa, 12x19,5 cm



Sevr'i Çürüten Antlaşma: Lozan

Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Doğu Trakya TBMM yönetimine bırakılmıştı. Kazanılan hem askeri hem de siyasi zaferler İtilaf Devletleri'ni bir barış antlaşmasına mecbur kılmıştı ki bunun için yeterli sebepler de vardı. Batı cephesinde İngiliz güdümüyle ilerleyen Yunan güçleri yenilmişti. Bunun yanında İngiltere ve Fransa'da yaşayan sivil halk da artık savaşın zorlu koşullarından bıkmış ve yönetimi artık barışa zorlamaktaydı.  

Türk tarafı ise barış görüşmelerine gidecek kurulu yavaş yavaş tartışmaya başlamıştı bile. Bu tartışmalar genellikle dönemin Dış İlişkiler Bakanı  Yusuf Kemal Bey ile Başbakan Rauf Bey arasında gidip gelmekteydi. Rauf Bey ilk dönemlerinde istemsiz gibi gözükse de sonradan Lozan'a gitmeyi o da istemiştir. "Mondros'u imzalayan paşa" olarak bilinmesi onu hep rahatsız etmiş ve bu imajını Türk Milleti karşısında düzeltmek istemesi bunun en önemli sebeplerinden olmuştu. Yusuf Kemal Bey ise uzun süre dışişleri bakanlığı yapmış bir diplomattı. Kurtuluş Savaşı döneminde Sovyet yardımı için ne denli yoğun bir çalışma yaptığı da biliniyordu. Bu gibi yönleri Yusuf Kemal Bey i bir adım önde gibi gösteriyordu.

Mustafa Kemal ise bu iki değerli diplomat yerine Batı Cephesi komutanlığı yapan ve Mudanya da gösterdiği başarısıyla ünlenen İsmet Paşa'yı, Lozan'a gidecek kurula başkanlık yapması için düşünüyordu. Gazi, bu önemli süreçte başarısını gerek cephede gerekse masada kanıtlamış olan İsmet Paşa'ya daha çok güveniyordu. Bu güvenin yanında cepheden beri yanında olması nedeniyle, onunla daha iyi çalışabileceğini düşünmesi de söz konusudur. Ayrıca Mustafa Kemal, Rauf Bey'i Batılı diplomatlar karşısında kendi tezini savunacak bir yapıda görmüyordu. İsmet Paşa onun aksine daha iradeli ve dik bir duruşa sahipti. Bu gibi özellikler Mustafa Kemal'in gözünde İsmet Paşayı hep bir adım önde tutuyordu.

Lozan Heyeti
Sonunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarıyla fikir alışverişinde bulunduktan sonra Lozan'a gidecek kurula başkanlık edecek kişinin İsmet Paşa olduğunu açıkladı. Artık gereken adımlar birer birer atılmaya başlandı. Yusuf Kemal Bey, büyük bir olgunlukla önce görevinden istifa etti ve İsmet Paşa Dışişleri Bakanlığı'na getirildi. Bu yer değişikliği ile Lozan'a gidecek kurula başkan olarak İsmet Paşa görevlendirildi. Kurul için seçilen kişiler de alanlarının önemli kişileri olarak seçilmiştir. Bunlar arasında iktisat konusunda uzman olan Celal (Bayar) ve Yahya Kemal (Beyatlı) gibi önemli kişiler İsmet Paşa'ya yolculuğunda eşlik edeceklerdi.

Kurul 11 Kasım 1922 akşamı Lozan'a geldi. Öteki devletler ise henüz gelmemişti. İsmet Paşa bu boşlukta gazetecilerin yoğun ilgisiyle karşılaştı ve onların sorularını cevaplamaya çalıştı.
Bir İngiliz gazeteci; İstanbul Hükümeti'nin bu konferansta yer alıp almayacağını sordu. Oysa Osmanlı Saltanatı 1 Kasım günü ortadan kaldırılmış, Saltanat dönemi sona ermişti. Şimdi, bütün bunlar bilinirken bu soruyu sormanın anlamı neydi? İsmet Paşa, bu soruyu bir tuzak olarak kurgulayan gazetecinin gözlerine bakarak  son derece açık ve kararlı bir ses tonuyla yanıt verdi:"Artık Bâb-ı Âli yoktur."
Bu tür sorular sonunda 20 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentindeki Mont Benon'da ilk görüşmeler başladı. İlk konuşmayı İsviçre Konfederasyonu Başkanı Habb yapmış ve son cümlesini: "Yeryüzünde iyi niyetli kimselere selam!" diyerek bitirmiştir. Habb'dan sonra İngiltere'yi temsil eden Lord Curzon ve arkasından İsmet Paşa evrensel barış için bazı söylemlerde bulunmuşlardır. 

Sevr'e göre "Büyük Yunanistan"
Konferansta Yunanistan'ı Venizelos, İtalya'yı Garroni, Fransa'yı Barroni ve son olarak İngiltere'yi de Lord Curzon temsil ediyordu. Bütün devletler ilk olarak kendi çıkarlarını hesaplıyordu. Türkler Mudanya'yı Batılı güçler ise Sevr ve Mondros'u kendilerine yakın görüyordu. Bu doğrultuda işler hiç de olumlu yönde ilerleyemedi. Türkler kazandığı askeri zaferler doğrultusunda masada da aynı başarıyı göstermeye çalışırken emperyalist güçler her zamanki gibi sömürge olarak gördüğü topraklarını kaybetmemeye çalışıyordu. 

Ekim Devrimi'nden sonra başa geçen Sovyetler ise Batılı güçlerin yanında durmamaya karar vermişti ve boğazlarda bir Batı üstünlüğü canlarını sıkabilirdi. Bu yüzden Çiçerin bölgede zayıf bir Türk hakimiyetine daha sıcak bakıyordu. Lord Curzon ise boğazları bırakmak istemiyor ve İsmet Paşa ile sık sık bu konu hakkında tartışıyordu. Uzun tartışmalar sonunda kimse karşı tarafa sözünü geçirememişti. Herkes birbirini şikayet ediyordu. 

Böyle anlardan bir gün, Lord Curzon:" Aylardır görüşüyoruz, tartışıyoruz. İstediklerimizin hiç birini alamıyoruz. " diyor ve çevrilen her isteği, İngiltere olarak ceplerine attıklarını anımsattıktan sonra şu vurguyu yapıyordu: "Yorgun ve yoksulluk içinde bir ulussunuz. Ülkeniz yıkık. Yarın bunları onarmak ve kalkınmak için bizden yardım isteyeceksiniz. Para ise bende... Yarın para istediğinizde, şu an alamayıp cebimize koyduklarımızı bir bir önünüze koyacağız!" Bu sözler karşısında İsmet Paşa ise gayet net bir cevapla: "Yarın kapınıza gelirsek, siz de dilediğinizi yaparsınız!" diyordu.
  

Yaşanan bu atışmalar sonucunda konferansa katılan devletler biraz ara verip ülkelerinde durumu değerlendirmeyi uygun buldular ve 4 Şubat 1923 günü ilk görüşmeleri sonlandırdılar.

17 Şubat-4 Mart 1923, 1. İzmir İktisad Kongresi
Ülkeye dönen İsmet Paşa ve diğer kurul üyeleri durumu Gazi'ye açıkladıktan sonra yeni inkîlaplara devam ettiler. Bunlardan biri millî mücadele döneminde işgali ve kurtuluşu temsil eden İzmir'de gerçekleşti. Misâk-Millî olarak bildiğimiz "Ulusal And"ın yanına bir de Misâk-ı İktisâdî yani "Ekonomik And" eklenilmesine karar verildi. Bu kararla uzun zamandır yabancı ülkelerin kontrolünde olan ekonomi yavaş yavaş bağımsızlaşıyordu. Bu kongre ile hem hinterlandı ile büyük bir öneme sahip olan İzmir'in çökmüş olan ekonomisi ayağa kaldırılacak hem de barış görüşmelerinin kesildiği bu günlerde halkın barışa olan umutlarını yüksek tutulacaktı. Kararlar alındı ve 17 Şubat 1923 de 1. İzmir İktisat Kongresi toplandı. Burada alından kararlar gerek yurt içine gerekse yurt dışına bir mesaj veriyordu: "Ekonomide tam bağımsızlık." Bu mesajın verilmesi şarttı çünkü askeri başarılar, siyasi ve ekonomik başarıyla pekiştirilmedikçe anlamsız kalırdı. İşte şimdi ekonomik bağımsızlık açıdan ilk adım atılmış siyasi açıdan da Lozan'dan başarı bekleniyordu.

İngiltere ve diğer devletler Türk kurulunu tekrar Lozan'a çağırdılar. İsmet İnönü de bu çağrıya uydu ve uzun bir tren yolculuğu sonrası Lozan' vardı. İkinci görüşmelerin başlangıç tarihi olarak 23 Nisan 1923 tespit edildi.

İkinci görüşmelere bazı ülkeler temsilcilerini değiştirerek başlamıştır. İsmet İnönü'yle bir türlü anlaşamayan İngiltere'den Lord Curzon gitmiş yerine Rumbold gelmiştir. Bunun dışında büyük devletlerden Fransa'yı General Pelle, İtalya'yı ise Montagna temsil etmekteydi.

Günümüzde Rumuni Sarayı
Yeni görüşmelerde ülkeler birbirlerini daha çok dinlemeye başlamışlardı. Yunanistan'ı temsilen orada bulunan Venizelos ile İsmet İnönü, savaş tazminatı konusunda uzlaşmaya çalışıyordu. Venizelos, Türkiye'nin tazminat isteğine karşı çıkıyor, buna karşılık olarak; Meriç Nehri'nin batı yakasında yer alan Karaağaç'ın Türklere verilmesini öneriyordu. Bu öneri İsmet Paşa tarafından kabul görse de Başbakan Rauf Bey buna yanaşmıyordu. Bu çatışmalarda arayı düzeltmek yine Mustafa Kemal Paşa'ya düşüyordu. Mustafa Kemal, İsmet Paşa'ya çok güveniyor ve koşulları uygun gördüğü zaman metni imzalamasını istiyordu. İsmet Paşa, Gazi'den bu güvenceyi aldıktan sonra 24 Temmuz 1923'de Lozan Şehri'nin Rumini Sarayı'nda metni "M. İsmet" imzasıyla onayladı.

Peki Lozan'da İsmet Paşa hangi maddeleri onayladı? Buna ilk olarak vereceğimiz cevap uzun zamandır ekonomik açıdan ilerleyemememizin nedeni olan kapitülasyonların kaldırılması verilebilir. Bunun yanında Karaağaç savaş tazminatı olarak Türkiye'ye veriliyordu ve Meriç Nehri Türk-Yunan sınırını oluşturacaktı. İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları hariç diğer adalar Yunanistan'da kalıyordu. Ayrıca 93 Harbi sürecinde İngiltere'ye kiralanan  Kıbrıs ve yine 1882'den beri İngiliz işgali altındaki Mısır topraklarının İngiltere tarafından ilhâkı onaylanıyordu.

Sevr ve Lozan'da Türkiye
Suriye sınırı ise 1921 Ankara Antlaşması ile belirlenmişti. Fakat Misak-î Milli sınırları içinde olan Musul hakkında İngiltere ile bir türlü anlaşılamamış ve konu sonradan çözülmek üzere ertelenmiştir. Boğazlar ise tamamen işgal durumundan arındırılacaktı. Boğazlar Lozan'dan itibaren bir kurul (İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Sırbistan) tarafından yönetilecekti. Fakat bu kurulun başkanlığını bir Türk yapacaktı. Ayrıca boğazlar gemi geçişi için tamamen silahsızlandırılmıştır. Bir diğer önemli sorun da Osmanlı'dan kalan borçlar meselesiydi. Bu borç yeni Türk Devleti'ni etkiliyordu. Türkiye bu borcu taksitlendirme yöntemi ile ödeyecekti. 

Azınlıklar konusunda ise 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan antlaşma gereğince İstanbul dışındaki Türkiyeli Ortodokslar ile Batı Trakya dışındaki Yunanistanlı Müslümanlar, zorunlu olarak göç ettirilecekti (Mübadele). Bu antlaşmayla İstanbul ve Batı Trakya göçün dışında tutuluyordu. Türkiye'de kalan Hıristiyanlar azınlık olarak belirlenmiş oluyorlardı. Azınlık statüsüne alınan bu topluluklar, kendi eğitim ve hayır kurumlarını kurabileceklerdi.
     
İşte bu maddeleri imzalamıştı İsmet Paşa ve yıkılan Osmanlı toprakları üzerinde olağanüstü bir dirençle Batılı güçlere göğüs germiş, halkına sınırları belli, güvenli bir vatan toprağı kazandırmıştır. 
İsmet İnönü, yaptığı bir demeçte de Türkiye'yi şöyle tanımlıyordu; "Aynı cinsten; tek ve hep var olacak bir yurt... Kendi haklarını bütünüyle savunabilen... Kaynakları bol ve özgür bir yurt... Bu yurdun adı Türkiye'dir."
Lozan Barış Antlaşmasının tam metni için bkz.:http://www.ttk.gov.tr/index.php?Page=Sayfa&No=249


______________________
 Kaynaklar:
  • Kemal Arı, Türk Devrim Tarihi 2, Zeus Kitabevi, İzmir 2013
  • Hulusi Turgut, Kılıç Ali'nin Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2012
  • Türkiye Dış Politikasında 50 yıl Lozan(1922-1923), T.C Dış İşleri Bakanlığı, Ankara 1973
  • Münib Hayri Ürgüblü, Lozan, Halkevi Neşriyatı, Ankara 1936  

IV.Murad'dan Avcı Mehmed'e Dinî Kriz


Kadızadelilerin, daha doğrusu onların düşünce önderi Mehmed Birgivi’nin temel düşüncesi, Kur’an ve sünnet dışında halk arasında yaygın her türlü bid’at’ın temizlenmesiydi. İslam tarihinde bunalım dönemlerinde benzeri hareketler daima görülmüştür. XIII. yüzyılda Hanbeli İbn Taymiyye (1268-1328) bu hareketi temsil eder. O zaman İslam dünyası Moğol istilasıyla derin bir bunalım içindeydi. Birgivi, Kanuni döneminde devlet ve toplum hayatında ortaya çıkmış olan yolsuzlukları, din hayatındaki sapmalarda aradı ve ulema karşısında düşüncelerini çekinmeden savundu. 


Birgivi, para vakfı konusunda Ebussuud Efendi’ye karşı çıkmış, para vakfının Şeriat’a aykırı olduğunu öne sürmüştür. Hanefi mezhebinin tefsirini temsil eden Ebussuud, para vakfının toplumda dini hayırlı işlere vesile olduğunu ileri sürerek Birgivi’ye yanıt vermiştir. Verdiği ateşli vaazlara rağmen bir neticeye ulaşamayan Birgivi, halkın alışkanlıklarından vazgeçmeyeceğini görünce Edirne’den İstanbul’a gelerek bir Bayramiyye tekkesinde inzivaya çekildi. Ancak bir süre sonra tekkenin şeyhi Abdullah Karamani’nin tavsiyesiyle insanları aydınlatmak için medrese hocalığına geri döndü. II. Selim’in hocası Birgili Ataullah Efendi’nin Birgi’de yaptırdığı medreseye müderris oldu.   Birgivi’nin Kadızadeliler hareketine yön veren eserleri, ‘‘Tarikat-ı Muhammediye’’ ve ‘‘Vasiyetname’’ başlıca eserleridir. Birincisi bir ilmihal kitabıdır, diğer kitabı ise vaazlarını içerir. İmam Birgivi’nin fikirleri, XVII. yüzyılda Kadızadeliler hareketi ile en parlak günlerini yaşadı. Ancak XVII. yüzyılın sonlarında Kadızadelilerin etkisini kaybetmesinden sonra da Birgivi’nin fikirleri çeşitli çevrelerde kabul buldu. 1573’te İstanbul’a döneceği sırada İmam Birgivi vefat etti. Birgivi’nin bid’at gördüğü uygulamalar arasında kabir ve türbe ziyaretleri vardır. Ama bugün kabrinin bulunduğu Birgi’ye on binlerce kişi İmam Birgivi’nin türbesini ziyaret edip dertlerine çare olsun diye ona dua ederler. Bu durum ömrünü bu gibi bid’at addettiği meseleleri ortadan kaldırmak için uğraşan birinin traji-komik sonu olsa gerektir.

Kadızade Mehmed Efendi
Kadılardan Doğani Mustafa Efendi’nin oğlu olan Kadızade Mehmed Efendi 1583’te Balıkesir’de doğmuş ve burada Birgivi Mehmed Efendi’nin talebelerinden ders görmüştür. İstanbul’a gelerek tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Bir ara Terceman Yunus tekkesi şeyhi Ömer Efendi’ye intisap ettiyse de düşünce dünyasıyla uyuşmadığından tekkeden ayrılmıştır. Kürsülerde vaaz vermeye ve nasihat etmeye başlamıştır. Topluluğun alakasını çekebilecek mevzuları seçmekte bir psikolog mahareti gösterdiği anlaşılan Kadızade, bilhassa bilgisi zayıf ve cahil kimseler üzerinde etkili olmaktaydı.  Halveti ve Mevleviler hakkında ‘‘tahta tepenler, düdük çalanlar’’ diyerek, sema ve devranı da raks addetmekte haram olduğunu söylemektedir. Mutaassıp düşüncenin yaygınlaşması  dönemin medreselerinde de kendisini göstermiştir. Katib Çelebi ‘‘Mizan-ül-hak’’ isimli eserinde bu durumu ‘‘suk-ı ilme kesad gelip, ehli inkıraza karib olmuş idi’’ diye özetlemiştir. İşte böyle bir devrin adamı olan Kadızade Mehmed Efendi, akli ilimlerden anlamadığı halde sert bir dille tenkit eder ve lüzumsuz olarak görürdü. Ulema arasında herkes Kadızade’nin görüşünü benimsemiş  değildi. Özellikle Halveti tarikatı şeyhi Abdülmecid Sivasi ile arasındaki münakaşalar IV. Murad döneminde başlamıştı. IV. Murad iktidarın dizginlerini ele aldığında bir takım yasaklamalarda bulunmuştur. Bunlardan en meşhuru 1633’te Cibali’de bir kalafatçı dükkanında çıkan yangından sonra getirilen tütün ve kahve yasağıdır. Kadızade Mehmed Efendi tütün ve kahve içmenin haram olduğunu ileri sürmüş ve IV. Murad’ın ilgisine mazhar olmuştur. Bu sebeple Ayasofya Camii vaizliğine yükselmiş etki alanını genişletmiştir. Bundan sonra Abdülmecid Sivasi  ile Sultan Murad’ın huzurunda dini tartışmalara girmişlerdir. Sultan Murad, Kadızade Mehmed’i desteklese de Abdülmecid Sivasi’yi de gücendirmemiştir. Kadızade Mehmed Efendi gerçekten de dar görüşlü bir kimseydi girdiği tartışmaların ana meseleleri şunlardır:

Fen bilimlerinin ve matematik eğitiminin alınmasının meşru olup, olmadığı; Hızır peygamberin sağ olup, olmadığı; tarikat mensuplarının raks ve devranının haram olup, olmadığı; Hazreti peygambere saygı olsun diye ‘‘Sallallahu aleyhi vesellem’’ ve ashaba ‘‘radıyallahu anh’’ demenin icap edip, etmediği; ezan, mevlit ve kur-an’ın makamla ve güzel sesle okunmasının caiz olup, olmadığı; Hazreti peygamberin anne ve babasının mümin kabul edilip, edilemeyeceği; kahve, tütün gibi maddelerin kullanımının haram olup, olmadığı; firavunun imanla ölüp, ölmediği; tasavvufun önemli isimlerinden Muhyiddin Arabi’nin durumu ve ‘‘Şeyh-i Ekber’’ kabul edilip, edilemeyeceği; Halife Yezid’e lanet etmenin icab edip, etmediği; Peygamberden sonra çıkan bid’at’ler; kabir ve türbe ziyaretleri, büyüklerin elini, eteğini öpmek ve eğilmek, rüşvet caiz midir? değilmidir? ve de kandil günlerinde cemaatle nafile namaz kılmak caiz midir? değil midir? son olarakta ‘‘emr-i bil-maruf ve  nehy-i ani’l-münker, yani iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak. Bu tartışmada Abdülmecid Sivasi Efendi fen bilimlerinin ve matematiğin öğrenilmesi gerektiğini,  Hızır peygamberin hayatta olduğunu, ezan, mevlit ve kur’an’ın güzel sesle ve makamla okunmasının caiz olduğunu, Peygambere ve ashabına gereken hürmetin gösterilmesi gerektiğini, tütün ve kahve içmenin haram olmadığını, Peygamberin anne ve babasının imanla öldüklerini, Muhyiddini Arabi’nin ‘‘Şeyh-i Ekber’’ olduğunu, Peygamber zamanından sonra ortaya çıkan güzel adetlerin kabul edilmesini ve diğer buna benzer meselelerin akli ve mantıki olanlarının yapılmasını uygun görmektedir. Kadızade Mehmed Efendi 1635 tarihinde vefatına kadar vaazlarına devam etmiş ve iddia ettiği şeylerin hiçbirinden geri dönmemiştir.

Üstüvani Mehmed Efendi ‘‘Padişah Şeyhi’’
Aslen Şamlı olan Üstüvani Mehmed Efendi memleketinde birini öldürerek İstanbul’a kaçmış ve Kadızade Mehmed Efendi’nin Ayasofya’daki vaazlarına katılmıştır. Ayasofya Camii’nde direk dibine oturup somaki direğe yaslanmasından dolayı ‘‘Üstüvani’’ lakabıyla anılmıştır. Saraya mensup baltacı, kapıcı, bostancı ve helvacılar Kadızade Mehmed Efendi döneminde bu taassup ehlinin vaazlarına katılmaya başlamışlardı. Üstüvani Mehmed Efendi’de verdiği vaazlarla meşhur olmuş ve Kadızade’nin halefi olarak dersler vermiştir. Sarayla olan bağlantısı, Padişah Hocası Reyhan Ağa’nın onu kanuna aykırı olarak Hasodaya sokup Sultan IV. Mehmed’e ders vermeye başlamasıyla iyice artmıştır. Etrafta ‘‘Padişah Şeyhi’’ diye anılmaya anılmaya başlandı. Tarihçi Naima’nın aktardığına göre, ‘‘Kadızadeliler IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında dünya malına düşkünlük göstermeden sade bir hayat yaşayıp hile yoluna sapmazlardı. Fakat vaziyetleri bilahare değişti. Kendilerini züht ve takva yolunda gösterip envai türlü hilekarlık ve kötü şeyler işler oldular.’’ der.

Kadızadelilerin Mutasavvıflara Saldırıları


Kadızadelilerin en fazla hücum ettikleri meseleler kur’an ve ezanın makamla okunması,  tekkelerde sema ve devran yapılması olmuştur. Kadızadeliler sema ve devranı raks telakki edip bunu yapanları küfürle suçlamışlardır. Hatta tekkelere girenleri dahi kafirlikle itham etmişlerdir. Mevleviler, bu kalabalık ve nüfuz sahibi taassup ehlinin yapacaklarından çekinmeleri dolayısıyla tekkeye devamda tereddüt etmişlerdir. Hatta mevleviler ayin yapamaz hale geldiler. Kadızadeliler Demirkapı yakınında Halveti tekkesini basarak dervişleri dövdüler. Sadrazam Melek Ahmed Paşa’nın yumuşak davranmasından istifade ederek başka tekkeleride bastılar. Hatta Sadrazam buna dair yazılı emir verme hatasını dahi işledi. Ancak Kadızadelilerin yazılı emirle basacakları tekkenin mensupları arasında yeniçeri kethüdası ve ocağın mühim ağalarından Samsoncu-başının olması onların tekkeyi basmasına engel olmuştur.

Kadızadeliler kendilerini epeyce güçlü hissettikleri sırada Şeyhülislam Bahai Efendi’yi sıkıştırarak ondan sema ve devranın haram olduğuna dair fetva aldılar. Aynı zamanda Bektaşi tekkesi mensubu Yeniçeri büyüklerinden Çelebi Kethüda’da sadrazamdan devran ve zikir merasimine dokunulmasın diye ferman almıştı. Üstüvani Mehmed Efendi Şeyhülislam Bahai Efendi’den ‘‘sema ve devran haramdır’’ fetvası üzerine Halveti Şeyhi Abdülkerim Efendi’yi ölümle tehdit etmiştir. Bunun üzerine Abdülkerim Efendi bu durumu Şeyhülislam’a bildirmiş ve yardım istemiştir. Şeyhülislam Efendi vermiş olduğu fetvanın fesada sebep olmasından dolayı    vaızlardan herhangi bir kimsenin tarikat erbabı hakkında kötü bir şey yapmaması hakkında emir vermiştir. Hatta sonunda sema ve devranı meşru gösteren bir fetva çıkarıp ‘‘Eskilerin izinden gittik’’ dedi ve ilave ederek: Daha önce padişahlar, vezirler ve müftiler devleti kargaşadan korumak için bu yolda ferman ve fetvalar vermişlerdir, o zaman kimse sufileri dövmek, katletmekten söz etmediler. Şu ‘‘ma’sum’’ çocuk padişahı ‘‘bir bölük habisü’nefs fitnecular ihata idüp’’ halkın bedduasına hedef yapmak neden bu kadar önemli oldu; Kadızadeliyi ‘‘traş edüp küreğe korum’’ diye tehdit etti ve Kadızadeli vaızlara tek tek emirler yolladı. Sivasi Abdülmecid’in halifesi Abdülahad Nuri Efendi’de kaleme aldığı eseri ile Kadızadelilerin başeserleri olan Birgivi’nin ‘‘Tarikat-ı Muhammediye’’ ve ‘‘Vasiyetname’’sini güvenilir olmayan hadislere dayanmasından dolayı eleştirmiştir. Ağa Camii İmamı Tatar İmam Şeyh Abdülahad’ın dostu idi ve Kadızeliler onun katli içinde Şeyhülislam’a direndiler. Tatar İmam hadis kitaplarını toplayıp Fatih Camii’nde Kadızadelileri tartışmaya davet etti. Camiiye okur yazar halk toplanmıştı. Kadızadeliler tartışmaya girmediler. Birgivi’nin risalelerindeki hadislerin zayıflığı ortaya çıktı. Kadızadeli grup Harem-i Hümayun’a kadar gittiler ve Birgivi’nin bu şekilde küçültülmesini protesto ettiler. Şeyhülislamdan dini tartışmada taraf olmasını istediler. Padişahtan, Birgivi’nin risalelerini korumanın Şeriat’ı korumak olduğunu söyleyerek kendi taraflarına çekmeye çabaladılar. Ama hiçbir Kadızadeli vaızlar Tasavvuf ehline ilmi bir cevap veremedi. İlim yönünden eksik olan bu güruh yanlarına saraydaki bağlantılarını çekmeye çalışmışlardır. Bu durumdan istifade ederek padişaha, onların bidatleri temizlemesini isteyen bir ferman çıkartmak istemişlerdir. Böylelikle Kadızadeliler ilmen mağlup oldukları tasavvuf ehlini zorbalıkla yok etme peşine düşmüşlerdir. Saray davayı Şeyhülislam’a havale etti. 10 Ocak 1653 tarihinde büyük ulema meclisi toplandı. Kadızadelilerin görüşü kabul edildi. Kürd Mehmed’in Birgivi’yi eleştiren risalesi reddolundu.
Kadızadelilerin Rüşvet Almaları ve Hükümet İşlerine Müdahaleleri
Kadızadeliler, Darüssaade ağasından Valide Turhan Sultana kadar nüfuz ettikleri zaman artık rüşvet alıp tayin ve azillerde söz sahibi olmuşlardı. Bir işe tayinini istedikleri  şahsı saraydaki tarafatarlarına gönderip , bunun filan işe tayininin uygun olduğunu söylecek ve bu durumdan kendi menfaatlerine iki iş gerçekleştirmiş olacaklardı; birincisi tayin ettirdikleri şahıstan alacakları para, ikincisi ise bu şahsın yerleştiği konumda Kadızadelilerin menfaatlerine uygun olarak hareket etmesidir. Naima’nın ifadesiyle : ‘‘Vaız efendilerin makul gördükleri iş suret bulurdu. Vaız ve nasih efendilerin makul gördüğü işe hatadır demeye kimsenin kudreti yoktu’’. Öyle ki Naima, onların işlerini pazarlığa bağladığını ve Hind tüccarının dahi bu pazarlığa daynamayacağını söyler. Üstüvani (Padişah Şeyhi)’nin nezdinde Kadızadelilerin devlet üzerindeki nüfuzu Çınar Vakası’na kadar sürdü. Bu olayda Kadızadeli vaızların hamilerinin birçoğu hayatını kaybetti. Yeni sadrazam Boynueğri Mehmed Paşa, selefleri gibi onlara yumuşak davranmadı. Sadrazam, ‘‘ tabiatı Türkmaniye muktezasınca; onların medhü zemminden elem çekmek ne demektir?’’ diyerek tayinleri kendi bildiği gibi yaptı, vaızların alacağı rüşvetide kendi cebine attı. İşte bundan sonra Kadızadelilerin hoşnutsuzluğu onların devlete karşı tavır almalarına yol açtı. Bu sırada Girit Seferi hala devam etmekteydi. Bozcaada ile Limni’nin elden çıkmasını ve Venedikliler tarafından boğazın abluka altına alınmasını bahane ederek cami kürsülerinde hükümet aleyhine vaazlar etmeye başladılar. Kazançları ve nüfuzları sekteye uğrayan bu vaizler şu sözlerle hükümeti eleştirdiler; ‘‘Zalim ve mürteşiler çok. Şer’i şerif icra olunmuyor. Memalik’i İslamiye bid’at ile dolu. Veziriazam ve müftü tarikat erbabını himaye ediyor’’.

Kadızadelilerin harekete geçtikleri an Köprülü Mehmed Paşa’nın sadaretine rastladı. Onun sadaretinin sekizinci gününde Fatih Camii’nde toplanarak burada makamla kamet getiren müezzinleri susurmaya çalıştılar bu sefer cemaatte vaızların üstüne yürüdü az kalsın kanlı bir çatışmaya dönüşecekti. Kadızadeliler tatmin olmadıklarından bu sefer tarikat erbabına olan kinlerini açığa çıkararak onlara karşı saldırıya geçtiler. Taraftarlarına, ‘‘yarın silahlı olarak camii avlusunda hazır olun, emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’lmünker hizmetine yardı edin’’ diye tenbihatta bulundular. Bu sıradaki karar ve niyetleri:

I. İstanbul’ daki bütün tekkeleri yıkmak, ondan sonra rastladıkları şeyh ve dervişlere tecdid-i iman teklif etmek, kabul etmeyenleri katleylemek.
II.Bunları yaptıktan sonra toplu bir halde padişaha giderek cümle bid’atlerin ortadan kaldırılmasını istemek.
III.Selatin camilerinde birer minare bırakıp diğerlerini yıkmak.

Naima, Kadızadelilerin bundan sonraki vaziyetlerini şöyle anlatıyor: ‘‘Ol gece bu gulgule şehr-i İstanbul’a münteşir olup softalar sopalar ve kürdeler ile ve muhtekir ve mürai esnaf ve bunlara mensup şahısların elebaşıları Hacı Mandal ve Fakı Döngel madrabazları şagirdleri ve köleleri olan hatvan kazak kakavanlarına silah kuşatıp din davasına gidelim şeklinde güruh güruh toplanıp Sultan Mehmed camiinde toplandılar’’. Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa önce adam gönderek sebep olacakları bu fesad işinden geçmelerini istediysede onlar gelen zatı dinlemedi. Köprülü Mehmed Paşa’da bu meseleyi ulemayla görüşerek halletmeye çalıştı. Ulemadan Kadızadelilerin idamına ferman çıktıysa da Köprülü bu cezayı daha büyük karışıklıklardan çekinmesinden dolayı sürgüne çevirmiştir. Üstüvani Mehmed, Türk Ahmed, Divane Mustafa elebaşı vaızları Kıbrıs’a sürdürdü. Kadızadeli hareketi bu kertede bir düşüş yaşadı.  Fakat damadı Fazıl Ahmed Paşa, onun yaptıklarını tersine çevirdi(1661-1666). Üstüvani Efendi’nin tekrar yükselmesine meydan verdi. Üstüvani’nin İstanbul camilerindeki etkinliği 1659’dan 1694’e kadar sürdü. Kadızadelilerin giderek radikallleşmesi Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’da açık bir destekçi buldu. 1660’da İstanbul’da bügünkü Yenicamii yakınlarında çıkan yangın sonrasında burada  ikamet eden Yahudi tebaa bundan büyük zarar gördü ve buradan zorla göç ettirildi. Bu cemaatler arası hoşnutsuzluğun Kadızadeliler bünyesindeki bir tezahürüydü. Sultan III. Murad’ın validesi Safiye Sultan tarafından o zaman bu bölgeye camii inşası sebep gösterilerek el konulmuştu fakat bu durum bir türlü gerçekleşmedi. 1660’da Yahudi mahallelerinin yanması bu selatin camiinin tamamlanması için bir zemin hazırladı. Yahudi cemaat buradan sürülerek cami tamamlandı. Bu durum büyük zaferlerden sonra yapılan gösterişli selatin camii gibi algılandı. Bozcaada’nın yeniden fethiyle(1658), Kandiye’nin alınması (1669) ve başkentte gayrimüslimlerin arazilerine el konması arasında geçen süre zarfında, ‘‘kafirlere ait mekanların fethedilmesi’’ yönünde bir algının söyleyebiliriz. Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’nın içerden İslamileştirme ve muhafazakar reform gündemini devam ettirip ettirmeyeceği bilinmiyordu. 17. yy. Osmanlı tarihindeki Kadızadeli hareketini, Osmanlıların bu krizi yönetirken, bir yandan dar görüşlü vaızları bir yandan tarikat ehlini en önemli camilere vaız olarak atamaya gittiği yöndedir. Burada son sözü Şeyhül Müverrihin Halil İnalcık’ın şu yazısıyla bititrmek istiyorum: ‘‘XVII. yy’da mutaassıp Kadızadeliler ile Sufi tarikatlar arasındaki kavga, Osmanlı-Türk tarihinde asla bitmemiştir. Ülkede her din ve inanç sahibini kendi himayesi altında gören, böylece Ortodoks, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin dini işlerine resmi bir statü tanıyan Osmanlı impaartorluk idaresi, XVII. yy’da Kadızadelilerin güç ve şiddet saldırısı karşısında tarafsızlığını korumaya çalışmış, bu tutum devlet gücünü temsil eden Köprülülerce benimsenmiştir.’’      
________________________                                             

 Kaynakça:
-Mustafa Cezar, Mufassal Osmanlı Tarihi (Resimli-Haritalı), 1.Baskı, c. IV, Ankara 2011.
-İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. III/1, 3.Baskı, Ankara 1983.
-TDV İslam Ansiklopedisi, madde: Kadızadeliler, Birgivi Mehmed Efendi, Üstüvani Mehmed Efendi.
-Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-II, 1.Baskı, İstanbul 2014.
-Karen Barkey, Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar/Bir Karşılaştırmalı Tarih Perspektifi, 2. Baskı, İstanbul 2013
-Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, Tek Cilt, 1.Baskı, İstanbul 2014
Not:Tarihçi Naima’ya yapılan atıflar Mustafa Cezar ve İ. H. Uzunçarşılı’dan aktarılmıştır.