Harem Fuhuş Yuvası Değil, Bir Okuldu

Harem, yani korunan, mukaddes ve muhterem yer. Osmanlı sarayının bu "korunan" mekânı kimsenin hakkında net şeyler söyleyemeyeceği bir yerdi. Harem, tüm sırları ve gizemiyle Batılıların merakını çekmiş, hayal güçlerini zorlamıştı. Bu yer hakkında tüm bilinenler kulaktan dolma tasvirlerden ibaretti. Öyle ki bazı oryantalistler Harem'i bir fuhuş yuvası gibi görmüşler yine Batılı edebiyat ve resim sanatçıları bu gizemli mekânı kendi fantezileriyle süsleyerek eserlerine konu etmişlerdir.


Batı gözüyle harem (Julius Victor Berg)
1432'de II.Murad'ın sarayını ziyaret eden Brocquiere, Padişah'ın sarayda bir havuzdan çıplak cariyeleri seyrettiğini söyler. Aynı şey 16. y.y'da III.Murad için de söylenmiştir. İngiliz elçiliği kâtibi P.Rycaut, Padişah'ın geceyi geçireceği cariyeyi seçmek için, iki sıra dizilmiş cariyeler arasından geçerken, beğendiğinin önüne mendil bıraktığını söyler. Ayrıca Rycaut, bazı cariyeler içinde farklı cinsel tercihlerin olduğunu söylemektedir. Bu ve benzeri görüşler, yüzlerce oryantalist ve Batılı sanatçı tarafından dile getirilmiştir. Padişahın dahi giremediği bu "korunmuş" mekân hakkında bu kadar bilgiyi nereden edindikleri merak konusudur ki bunlar bilgiden ziyade fanteziden ibarettir.

Osmanlı'da Haremi anlamak için cariye ve gulam sistemini bilmek gerekir. Cariye ve Gulam, Batı toplumlarındaki gibi pazardan alınmış veya savaşta tutsak edilmiş esirdir ve mal muamelesi görür. Köle, efendinin malıdır ve efendisinin isteklerine cevap vermekle yükümlüdür. Batıda, efendisinden çocuğu olan bir cariye kölelik statüsünden kurtulamaz. Ancak İslam hukukuna göre hür bir erkeğin bir cariyeden çocuğu olursa, o cariye hür olur ve efendisi ölürse alınıp satılamaz. Efendilerin ise kölelerine karşı, uygun yaşam şartlarını sağlama zorunluluğu vardır. Efendi, istediği kadar cariye alabilir. Cariye, efendisinden olan çocuğu üzerinde hak iddia edemez. Müslüman olmak, cariye ve gulamı esirlikten kurtarmaz.
Osmanlı padişahları, müslüman kadınlarla evlenmekten kaçınmışlardır. Evlilik sonucu doğan çocukların taht varisi olmasıyla, eşinin akrabaları da siyasede dahil olabilecektir ve bu tehlikeli bir durumdur. Bu yüzden Osmanlı padişahları genellikle yabancılarla evlenirler ve çocuklarının kimseyle bağı olmayan cariyelerden olmasını ülke siyaseti için uygun görürler. Sultanın bir çok cariye sahibi olması da, hanedanın devamı için çok erkek çocuk sahibi olma gerekliliğinin bir ürünüdür. Bunun için valide sultanlar haremden güzel cariyeler seçerek, oğullarına takdim ederler. Padişah, Batılıların sandığı gibi istediği zaman hareme erişemez, padişah ile cariyeler arasında valide sultanlar vardır. Harem, bilinçli bir hanedan politikasının bir ürünüdür.

Osmanlı padişahları şehzade iken mükemmel bir eğitime tâbi tutulurlardı. Bundan dolayı padişaha eşlik edecek olan cariyelerin de kültür ve bilgi donanımlarının yüksek olması gerekliydi. Tüm cariyeler padişahın değildi. Cariyelerden bazıları paşalara ve vezirlere eş olarak verilirdi. Bunlar Enderun'daki içoğlanlar gibi yoğun bir eğitime tâbi tutulurlardı. Haremde İslamlık, Türk-İslam adetleri ve adabı, dikiş nakış, rakkaslık, hanendelik, kıssahanlık (hikaye anlatma sanatı) gibi dersler verilirdi. Acemi olarak hareme giren esir kızlar, cariye ve gedikli rütbelerine erişirdi. "Gedikli" olan bir cariye padişahın annesi valide sultan tarafından seçilir, padişaha sunulurdu. Bundan sonra hanedana veliaht veren "gedikli" cariye, "haseki sultan"lığa yükselirdi. Haseki sultan padişahın gözdesi olurdu. Haseki sultan yüksek bir gündelik maaş alır ve ayrı bir daireye çıkardı. Saray hiyerarşisinde en üstte valide sultan sonra hasekiler ve padişah kızları yer alırdı.

Harem, Padişahın bile bozamadığı sıkı kurallara tâbi idi. Ayrıca Osmanlı sarayından başka hali vakti yerinde olan herkesin cariyesi bulunabilirdi. Cariye ailenin bir ferdi olarak görülürdü ve beraber yenilip içilirdi. Cariyeler ev hizmetlerinde ve tekstil sektöründe önemli bir yere sahiptiler.

Haremde koruma ve disiplin işlerini Ak ve Kara hadım ağaları görürdü. Cariye odalarının nezareti, maaşların dağıtımı, kapıların muhafazası ve harem imamlığı bu hadımağaların elindeydi. Valide sultan ile padişah dahil olmak üzere bütün devlet adamları ile olan ilişkileri de bu hadımağaları sağlardı. Sancağa gönderilme sisteminin kalkması ve kafes usulünün gelmesi ile valide sultanlar padişah kadar etkili bir konuma gelmişlerdi.
Valide sultanlar hangi veliahtın tahta geçeceği konusunda siyasi örgütlenmelere girmişler, askerler ve devlet adamları da bu örgütlenmelere ister istemez dahil olmuşlardır.

Padişah ile cariye arasındaki ilişki, bir köle-efendi ilişkisi olduğundan ve siyasi bir gereklilik olması nedeniyle duygusallıktan uzaktır. Ancak Hürrem ile Kanuni gibi istisnalar da olmuştur. Kanuni ile Hürrem arasındaki duygusal bağlılığı, birbirleri ile olan mektuplaşmalarından ve Kanuni'nin Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunan şiirlerinden anlıyoruz. Hürrem Sultan, Kanuni'ye yazdığı mektuplarda "mektubunuzu okuduğumda sevinçten gözyaşlarım aktı","gecesini gündüzünü farketmeyen, hasret deryasına boğulmuş, çaresiz, aşkınız ile mübtela, Ferhad ve Mecnundan beter şeyda çekeniniz","vallah dünyada hemen siz muradımsınız" gibi sözler kullanıyor ve bir mektubunda da şöyle diyordu:
“Ömrüm, azizim, sultanım, Allah’tan tek dileğim ve yüreğimin biricik arzusu, size tekrar kavuşabilmek ve ışık saçan yüzünüze bir defa daha bakabilmektir. Rabbimden elbette dilerim ki benim sultanım, candan ve gönülden sevdiğim şahım, dünyada ve ahirette hep mutlu olsun. İyi biliyorum ki benim sultanım, bu kulunu, kaderin bir cilvesiyle gördü ve sevdi, bu kuluna mutluluk ve huzur ihsan etti. Bu yüzden, mutlu olacağım gün, sadece size kavuşacağım gündür. Size, gözyaşlarımı damlattığım bir elbise gönderdim. Hatırım için giyesiniz.

 
Fakir ve hakir cariyeniz Hürrem
[1]
 Kanuni ise Hürrem Sultan'a hediyeler, paralar ve bazen sakalından teller gönderiyordu. Muhibbi mahlasıyla yazdığı bir şiirinde ise içtenlik görülüyordu:
Celis-i halvetim, varım, habibim mah-ı tabanım
Enisim, mahremim, varım, güzeller şahı sultanım

Hayatım hasılım,ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim
Baharım, behçetim, rüzum, nigarım verd-i handanım

Neşatım, işretim, bezmim, çerağım, neyyirim, şem'im
Turuncu u nar u narencim, benim şem-i şebistanım

Nebatım, sükkerim, gencim, cihan içinde bi-rencim
Azizim, yusufum varım, gönül mısrındaki hanım

Stanbulum, Karamanım, diyar-ı milket-i Rumum
Bedahşanım ve Kıpçağım ve Bağdadım, Horasanım

Saçı karam, kaşı yayım, gözü pür fitne, bimarım
Ölürsem boynuna kanım, meded ey nâ-müselmanım

Kapında çünki meddahım, seni medh ederim daim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, muhibbi yim hoş-hâlim

[1]Star Gazetesi, 7 Ağustos 2011 Pazar

Kaynakça: Halil İnalcık, "Harem Bir Fuhuş Yuvası Değil, Bir Okuldu", http://www.inalcik.com

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder