Eski Türk Dini

Yenisey'de bir Kam (Ft:Servet Somuncuoğlu)
Eski Türkler, çok geniş coğrafyalara yayıldıklarından çeşitli din ve kültürlerle etkileşim halinde bulunmuşlardı. Ancak genellikle 11.yüzyılda İslamiyetin Türkler arasında umumî ve millî bir din haline gelmesine kadar Şamanizm geniş göçebe kitleler arasında etkin olmuştur. Heredot'un (MÖ 490-425) belirttiği bazı merasim ve inançlara bakıldığında Şamanizmin tarihini M.Ö 6.yüzyıla kadar götürmek mümkündür.


Tanrı Anlayışı

Altaylar'dan bir Kam çizimi (Ft:Servet Somuncuoğlu)
Hunlar devrinde Türkler, "Tanrı" kelimesini hem göğü hem de yaratıcıyı ifade etmek için kullanıyorlardı. Kut inancındaki, bir hükümdara "Tanrı Kutu" ünvanının verilmesi, Türklerde ilahî hakimiyet, semavîlik ve tek Tanrı olgusunun geliştiğini göstermektedir. Nitekim Göktürkler'de de tek bir Tanrı inancı vardı. Onlar başlarına gelen iyi ve kötü işlerin, kaza ve afetlerin ve hatta yenilgilerin bile Tanrı'dan geldiğine inanıyor, onları ilahi kadere bağlıyorlardı [1]. Dönemin Bizans tarihçilerinden Theophylaktos (MS 9.y.y) Türklerin, toprağı, suyu, ateşi ve havayı kutsadıklarını, ancak sadece yerlerin ve göklerin yaratıcısı tek bir Tanrı'ya taptıklarını, ona at, sığır ve koyun kurban ettiklerini, gelecekten haber veren kahinlerinin (kam-şaman) olduğunu söylemektedir [2]. 10.yüzyılın ilk yarılarında Oğuzları ziyaret eden halifenin elçisi İbn Fadlan Bir Türk zulüm gördüğü veya bir zorlukla karşılaştığı vakit, başını yukarı kaldırıp "Bir Tanrı!" diye dua ettiğini söylemekte ve Şamanist Türklerin Tanrı anlayışı hakkında bilgi vermektedir [3]. Marco Polo ise Moğol Şamanizminden bahisle, "Semavî ve yüksek bir Tanrı'ya taparlar; fakat sadece hayat ve sağlıkları için dua ederler ve ona Mengü (ebedî) sıfatını verirler" demektedir [4].

Tek Tanrı İnancı

Göktürkler döneminde Türkler, yüksek ve tek bir tanrı anlayışına ulaşmışlardı. Bu Tanrı, "Gök-Tanrı" adı ile anılıyordu. Gök (sema) ve Tanrı anlayışındaki bu yakınlık mana olarak varlığını korumuş ve günümüzdeki Allah'ın mekandan münezzeh olduğunu bildiren dinlerin dahi "semavî" olarak adlandırılmasında etkili olmuştur. Türklerin Tanrı tarafından korunduğu ve hükümdarlığın ondan alındığı inancı ise Türklerde milliyet ve dünya hakimiyeti şuurunu doğurmuştur.  Bu özellik dolayısıyla Türkler Tanrı'ya "Türk Tanrısı" adını vermişlerdir.

Göktürklerden sonra Oğuz ve başka Türk boyları da tek Tanrı inancına ulaşmıştı. Ancak Kırgız, Başkurt ve diğer bazı Türk ulusları, 10.yüzyılda bile tek Tanrı inancına erişememişlerdi. Mesela Başkurtlar en büyüğü gökte olmak üzere çeşitli mabutları tanıyor, Kırgızlar Hintliler gibi ölülerini yakıyordu. Diğer bazı Türk boyları ise güneşe, yıldızlara, büyük dağ ve nehirlere Tanrı sıfatını veriyordu [5] . Onlar gibi bazı Altay Türk grupları da, son zamanlara kadar Kara Han'ı Tanrıların en büyüğü olarak tanıyorlardı.

Âhiret İnancı (Kıyamet, Cennet ve Cehennem.)



Şaman Davulu üzerinde maddi ve manevi dünyaların tasviri
Tek Tanrı inancına erişen Türkler, aynı zamanda ruhun ebedîliğine inanıyor, bunun bir neticesi olarak da âhiret hayatına, yapıp edilenlerin bir hesabının olacağına iman ediyorlardı. Orhun abidelerinde kaydedildiği üzere kağan ve beylerin öldüğü zaman bir kuş gibi göğe, Tanrı'nın yanına uçtuğu (uça-bardı) kabul edilirdi. Eski Türkçede "uçmak" kelimesi, aynı zamanda "cennet" manasına geliyordu. İslam'dan sonra bile Türkler, "cennete gitti" anlamında "uçmağa vardı" sözünü kullanmışlardır. Bunun gibi, kötü ruhların da yerin altına girdiğne inanılırdı. Buna "tamuğ" denirdi ve İslam'dan sonra da "cehennem" karşılığı olarak kullanılmıştı. Kaşgarlı Mahmud'a göre Türkler, ruhların yılda bir defa geceleri, hayattayken yaşadıkları şehirlere dönüp halkı ziyaret ettiklerine ve "tiki" diye bir ses çıkarttıklarına inanırlardı [6]. Göklere çıkan iyi ruhlar, Tanrı nezdinde dünyadaki akrabaları için şefaatte bulunuyor, yer altına giden ruhlar ise, yüzeye çıkıp fenalık yapıyorlardı. Kamlar yani din adamları da bunların kötülüklerinden insanları kurtarmaya çalışıyorlardı. Ruhların sağ olanlara şefaat etmesi inancı, Türklerde ataların kutsanmasını ve milli şuurun gelişmesini sağlamıştır.
Bir Şaman Tasviri

Eski Türkler kıyamet gününe "Uluğ gün" adını veriyor ve Müslüman olduktan sonra da bunu kullanıyorlardı [7]. Ölülerini atlarıyla gömer ve ruhların bu atlarla Tanrı'ya ulaşacağına inanırlardı. Bu inanç Hun, Göktürk, Oğuz ve Kıpçaklarda mevcuttu [8].

Peygamber ve Melekler

Şamanizm dininde peygamber ve mukaddes kitap gibi melek  anlayışı da yoktu. Fakat Orhun abidelerinde ve Divân-ı Lügâti't Türk'te melek inancına benzeyen ruh ve varlıklara rastlanır. Bunların başlıcası olan "Umay", kadınların uğurlu saydığı, ana karnındaki çocukları koruyan bir varlıktır.

İbadetler ve Bayramlar

Tanrı Dağlarında bir bilge, Bekin Muhammed
(Ftğ: S.Somuncuoğlu)
Yüksek dağlar ve pınarlar da hayırlı ruhların makamı sayılır ve kutsal kabul edilirdi. Bu tür yerlere "Yir-Sub" (yer-su) deniliyordu. Buralarda Tanrı'ya dua ediliyor ve kurban kesiliyordu [9]. 11.yüzyılda İran'lı tarihçi Gerdizî, Türkeş yabgusunun ülkesinde büyük bir dağ olduğunu, onların burayı "Tanrı'nın makamı" saydıklarını ve burada yemin ettiklerini söyler [10]. Bu gibi yerler "İrduk" yani mübarek sayılırdı. Meşhur Tanrı Dağları'nın da adını bu inançtan almış olması muhtemeldir.

Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar, yılın beşinci ayında kutsal bir dağın üzerinde toplanıp Tanrı'ya ve atalarının ruhlarına kurban keserlerdi. Göktürkler "Kurt soylu" olduklarına inandıkları için efsanenin geçtiği Altay dağlarının bir vadisinde asillerin katılımıyla merasim yaparlardı [11]. Buralara gelen Türkler örs üzerinde bir miktar demiri döver, ataları yâd ederlerek bayram yaparlardı [12]
Kaya resimlerinde bir şaman ayini
Çin kaynakları "Fu yun-se" adını verdikleri bir Türk tapınağından, Z.Kazvinî (1202-1283) ise Yedi-su havalisinde Karluklara ait, içinde eski hükümdarların resimlerinin bulunduğu bir ibadethaneden söz eder. [13] Kısacası düzenli bir ibadet ve ibadethâne anlayışının bulunmadığı, bazı müşterek ayinler dışında, istenildiği zaman baş açıp, yüzü ve elleri göğe kaldırarak Tanrı'ya dua edildiği anlaşılıyor.

Yaratılış İnancı

Altaylılar'ın yaratılış efsanesine göre Tanrı Kara Han yerleri ve gökleri "Kişi" den sonra yaratmış, kişi de bu esnada yaratma gücüne erişmek isteyince Tanrı onu ışık aleminden karanlık yer altı diyarına atmış; başka bir kişi yaratmıştır. "Erlik" adını alan bu ilk kişi ve onun kandırdığı ruhlar da düşman oldukları insanları kötülüğe sevk etmişlerdir. Burada diğer dinlerin de kabul ettiği Allah-Şeytan münasebetine benzer bir inanış görülmektedir.



Dipnotlar:
[1] W.Thomsen, "Moğolistan'da Türkçe Kitabeler", T.M., III, s.99.
[2] E.Chavennes, Documents, s.38, 50, 248.
[3] İbn Fad'lan, Rihle (Seyahatnâme), nşr. Z.V. Togan, Leipzig 1939, s.10
[4]  W.Rubruck, Journey, s. 235, 236.
[5]  İbn Fadlan, s.18-20; Mervezî, s.18-19; Gerdizî, s.83,87
[6] Dîvân, III, s. 230 (B.Atalay).
[7] F.Mübârek Şâh, s.43
[8] İbn Fadlan, s.14; Runruck, s.78,80-82
[9] St. Julien, Documents, s.11
[10] Gerdizî, s. 102
[11] De Guignes, II, s. 201
[12] Reşideddin, Câmi ut-tevârih, Tahran 1338, I, s.113-115
[13]St.Julien, s. 180; Âsâr, s. 584

Kaynak: Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul 2011, s.66-71.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

17 yorum:

Peygamber anlayışı yoktu denmiş ancak Türkçe'de bir yalvaç sözcüğü vardır. Peki bu nasıl ortaya çıkmış olabilir.

Kelimenin İslam'dan önce herhangi bir peyfamber için kullanıldığına dair bir buluntu yok. Yalavaç sözü Kaşgarlı Mahmud tarafından meşhur edildi. O da zaten 11.y.y'da yaşamış bir Müslüman Türk olduğundan bu sözü daha çok Hz. Muhammed için kullanıyor. Bundan öncesi için de sözün "elçi" anlamıyla kullanıldığını söylemek mümkün. İslamiyetle anlam daralmasına uğrayarak "peygamber" manasına gelmeye başlamış.

Zaten "yalvaç" sözcüğü de kitap inmiş peygamberler için kullanılmış. Araplar da bu peygamberlere "resul" deniyor. Resul sözlük anlamıyla "elçi" demektir.

Türklerin zorla müslüman oldukları konusunda bilgi verebilir misiniz

Bu sadece bazı ideolojik kesimlerin öyle olmasını diledikleri için bir iki örneğe dayanarak abarttıkları ya da daha açık bir ifadeyle uydurdukları bir konu olduğundan bilgi veremeyeceğiz. Olmayan bir şey hakkında bilgi vermek zor, kurgu gücümüz de o kadarına yetmez.

Tariheyolculuk.org yöneticisi.

bende ihtimal vermemiştim ama Murat Bardakçının bir programında bahsettiler şuan konuğu hatırlayamıyorum ama bazı kaynaklardan kitaplardan bahsetti. İster istemez kafam karıştı. Neyse zaten başka bir yazardan da öğrendim gerçeği teşekkürler

Öğrendiğiniz gerçeği ve yazarını paylaşabilir misiniz? Biz de haberdar olmuş olalım.

yılmaz öztunanın türk tarihinden yapraklar isimli kitabından

türklerin zorla müslüman olmadıklarını

sadece türklerin zorla müslüman olmadıklarını bunun uydurma bir haber olduğunu yazabilirdiniz sitenizde bu konuyla ilgili bir yazı var mı diye baktım bulamadım o yüzden hakkında bilgi verir misiniz diye buraya yorum yazdım çünkü sadece ben değil kafası karışan başka insanlarda merak ediyor bunu bende sitenize güvendiğimden böle bir bilgi istemiştim sizse sanki bende zorla müslüman olduklarını kabul etmişim gibi davranıyorsunuz

Kendi görüşleriniz ve fantezileriniz ölçüsünde tarihi ve daha da kötüsü atalarımızın inançlarını lekelemeniz kabul edilemez. Ne demek cennet, cehennem, kıyamet? Ne demek peygamber, ne demek tek tanrı? Tarih bildiğiniz aşikar, neden önünüze gelen kaynaklardan, muhtelif görüşlerden, belirsiz tezlerden işinize gelenleri alıp diğerlerini "Bazı siyasi görüşlere ait kurgular" diyerek kenara atıyorsunuz?

Bariz bir şekilde politeisttik, bunu çarpıtmaya çalışmak çocukluktur.

Süreyya Yücel, tutumum biraz sert olduysa kusuruma bakmayın. Ancak soruyu soruş tarzınız yani "Türklerin zorla müslüman oldukları konusunda bilgi verebilir misiniz" cümleniz böyle bir şeyin varlığını ön kabul olarak almış ve bu konuda bilgi vermediğimiz için suçlayıcı bir tavır takınmış olduğunuz izlenimini uyandırdı. Sanırım yanlış anlaşılma buradan doğdu. Sorunuzun cevabı için diğer kullanıcımıza yapacağım yorumu da okuyunuz.


Falathar Guthwine, Yazdıklarımızın görüş ve fantezi olduğunu ileri sürüyorsunuz da dayanaklarınız nedir? Dipnotlardaki kaynaklara dikkat ettiniz mi? Bu yazı, bu alanda yetkin bir isim olan Osman Turan'ın dipnotlarda verilen kaynaklardan yaptığı bir araştırmanın ürünüdür. Burada nasıl bir lekeleme gördünüz, akıl sır erdiremedik? Cennet, cehennem, kıyamet, peygamber, ve tek tanrı konusuna gelecek olursak:

Cennet ve cehennem kavramlarının olmadığını söylemek bir kere Eski Türk literatürüne tamamıyle yabancı olmayı gerektirir. Zira, makalede de belirtildiği gibi, "Uçmağ","tamuğ" ve "Uluğ Gün" kelimeleri İslamiyet'ten sonra dahi süren ve cennet ve cehenneme tekabül eden kavramlardır.

Peygamber meselesinde ise malesef makaleyi okumadan eleştiri yaptığınız izlemini aldık. Burada zaten "Şamanizm dininde peygamber ve mukaddes kitap gibi melek anlayışı da yoktu." deniliyor, itirazınız neye anlayamadık.

Tek tanrı inanışı ise İbn Fadlan'ın gözlemlerinden aktardığı "Bir Türk zulüm gördüğü veya bir zorlukla karşılaştığı vakit, başını yukarı kaldırıp Bir Tanrı! diye dua eder" sözü bu inanışı ortaya koyar. Marco Polo'nun izlenimleri de bu yöndedir. Ayrıca dinen kutsal bilinen şeyler var olmakla birlikte bunlara "Tanrı" ululuğu atfolunmaz. Yani İslam dininde Kur'an kutsaldır, peygamberler kutsaldır ancak onlara tapılmaz, yalnız Allah'a tapılır. İşte eski Türklerde de bir çok kutsal vardı (ata ruhları, Umay gibi mitolojik-meleksi güçler gibi) ve Tanrı'nın ululuğu hiç birinde görülmezdi. Heykelcilik (balballar ve çeşitli anıt taşlar) ise kesinlikle putperestlikle karıştırılmamalıdır.

Biz hiç bir şeyden işimize geleni alıp diğer tezleri bir kenara bırakmadık. Diğer tezler İslamiyet'in zorla kabul ettirildiğini vurgularken, Türklerin çok geniş coğrafyalarda yaşadıklarını ve sosyolojik özelliklerini unutuyorlar. Orta Asya'dan Avrupa içlerine kadar yayılan bir Türk kavminden bahsederken, bir kaç yerde meydana gelen katliamları nasıl tüm Türk tarihine mal edebiliriz? Biz böyle bir şeye Türk sosyolojik yapısından dolayı da ihtimal vermiyoruz. Çünkü Türkler (Çin ve Moğol baskılarında da olduğu üzere) hiç bir dayatmayı kabul etmeyen, özgürlüğüne fevkalade düşkün bir yapı gösteriyorlar ve eğer bunu gerçekleştiremez, mağlup olur, zulme mağruz kalırlarsa göç ediyorlar. Anadolu'nun Türkleşmesi sürecinin bir kısmını da bu şekildeki göçler teşkil etmemiş miydi? Sözün kısası; Türklere İslam dini zorla dayatılsaydı, mutlaka İslam dünyasından uzaklaşan bir büyük göç hareketi gerçekleşirdi.

Türk İslamlaşmasını Arap ve Fars kavimleriyle karşılaştıracak olursak, Türklerin en yavaş olarak bu dine dahil olduklarını görebiliriz. Bu yavaşlık bir direnme değil, tetkik etme, ve gözlemleme sürecidir. Araplar bu dini bir şok halinde, çok hızlı tanımış, Farslar ise Arap fetihleriyle gerçekten zorla kabul etmişlerdir. Bu durumun Bu günkü mezhepsel farklılığın kökenlerine de etki etmiş olması muhtemeldir. Türklerin İslam dünyasının yükünü 11'inci asırdan beri (Tüm diğer kavimlerden çok daha fazla olarak) taşıdıklarını düşününce, Türk milletinin genel anlamda zorla Müslüman olduğunu söylemek mantıklı olmasa gerektir. Böyle bir şey olmuş olsa büyük bir eziklik psikolojisinin yaşanmasını ve İslam dünyasının kıyıda köşede kalan ve hatta zaman zaman fırsat buldukça sorun çıkaran bir kavmi olunması beklenirdi.

Tüm bunları söyledeikten sonra diyebiliriz ki, Türklerin sosyolojik ve içgüdüsel karakterini analiz etmeden böyle bir konuda yapılacak yorumlar yanlış sonuçlara ulaştırır ve muhatabınızı "çocukluk"la küçümsemeden önce Türk tarihi gibi uçsuz bucaksız bir tarihi her yönüyle düşünmek gerekir. Ben elimden geldiğince yorumlamaya çalıştım ve "Bazı siyasi görüşlere ait kurgular" gibi bir tespiti yapmamın nedeni de bu yönlerin ihmal edilerek, bu gibi tezlerin bir slogan haline getirilmesidir.

Saygılarımla.

Böyle bir söylentiye inanmak istemediğim ve bu sitenin tarih bilgisine güvendiğim için sormuştum. Evet soru tarzım biraz yanlış olmuş keşke söylenti kelimesini kullansaydım. Tarih bilgim çok iyi değil ve malesef bazı programlar ve kitaplarda tarihimiz yanlış aktarılıyor. İster istemez insanın kafası karışıyor. Neyse artık soru işaretim kalmadı teşekkürler.

Süreyya Yücel, yardımcı olabildiysek ne mutlu.

Taberi nin tarihçesinde zorla müslümanlaştirilma konusunda guzel örnekler mevcut

Zaten islam bu sekilde bir din degisikligini zorlama politikasini destekler

Emin misiniz? "Dinde zorlama yoktur" ilkesini ve Osmanlı ve Selçuklu İmparatorlukları içerisinde "zorlanmadan" yaşayan milyonlarca gayri-müslimi nereye koyacaksınız?

Yukarıda mahalli olayların geneli ifade edemeyeceğini de açıkladık.

Yorum Gönder