Osmanlı Mahkemeleri ve Ceza Sistemi

Tarih boyunca suçlar ve bunların tayin edilmiş cezalarının bulunmasına karşın, belli bir zaman ve yerdeki koşullardan etkilenmek suretiyle hükümdarın, şeriattan ve onun genel ilkelerinden esinlenerek niyabet tevcih etmesine dek şeriat bir ceza usul sistemi kurmamıştır[1]. Ancak bundan sonradır ki şeriat suçlar için cezalar koyarken, suçların kovuşturulması ve soruşturulması için usulleri, failin tutuklanması ve mahkeme önüne getirilmesi vasıtalarını kamu düzenine en çok hizmet edecek şekilde mülkiye tarafından düzenlenmeye bırakmıştır[2]. İddia edildiğinin aksine Osmanlı şer'i mahkemeleri'nde uygulanan İslâm Hukuku, zamanın diğer hukuk sistemleri gibi, ceza yargılamasını suçlunun cezalandırılması gayesine göre düzenlemiş tipik bir dinî yargılama hukuku değildi. Osmanlı yargılama hukuku, kendine özgü olarak, hem kişilerin haklarını teminat altına almaya, hem de kamu düzenini korumaya yönelik bir usul hukukuydu. Adaletin gecikmesini zulüm saydığı için ceza yargılamasının bir gayesinin de yargılamanın en kısa sürede ve en az masrafla gerçekleşmesi olduğunu kabul etmiştir[3].

Osmanlı Devleti'nde,şeriatın düzenlemediği yani, hukuk boşluğu bulunan konularda, eskiden beridir süregelen Türk devlet geleneği olarak ・örfî hukuk・ da yürürlükte bulunmaktaydı[4]. Bahsi geçen örfîliğin kaynağı sultan kanunnameleridir. Fıkıh kitapları ve kanunnameler Osmanlı hukukunun kaynağıydı, ağırlık fıkıh hükümleri idi...
Osmanlı mahkemelerinde bir insanın suçluluğu ispat edilmedikçe suçsuz kabul edilmesi hukuk prensibi idi, insanlar işledikleri suçdan şahsi olarak sorumluydu, mahkeme kararı olmadan hiç bir cezanın infaz edilmeyeceği, bir akçe dahi alınmayacağı sağlam esaslara dayanırdı...

Osmanlı mahkemeleri tek hakimli tek dereceliydi, monarşi ile idare edilen bir çok devlette olduğu gibi Osmanlı hukuk sistemide ( Halife, sultan, emir, padişah, vs...) hükümdarın hükmündeydi, ancak hükümdar vekilleri aracılığı ile yetkilerini kullanırdı, onun tayin ettiği Kadılar hakim sıfatındaydı...

Osmanlı devletinde ilk kadılar Osman gazi tarafından tayin edilmiştir, I. Murat zamanında ise kazaskerlik kurulmuş kadıları bu makam tayin etmiştir, daha sonra rumeli ve anadolu kazaskerliği olarak ikiye ayrılmıştır.Abbasiler zamanında ise kadiyülkutadluk adlı bir makam tahsil edilmiştir..

XVI.asırdan sonra kazaskerliğin yerine şeyhülislamlık makamı üst rütbeli kadıları tayin etmeye başlamıştır...
kadılar kendilerine vekil ( naip) seçebilirdi, naip'ler ilk soruşturmalrı yapardı, kadının izni ile
bazen son kararıda verme yetkileri bulunurdu, Osmanlı mahkemelerinde en çok dikkat çeken unsurlarından biri, muhakemenin yapılış tarzını gözlemlemekle yükümlü, “şuhûdu’l-hâl” adında bir heyetin varlığıydı,. Kadı davaya baktığı sırada bu kişilerle istişare eder, örfî hukuk ve mahallî adetler konusunda kendilerinden bilgi alırdı.

Yargılama usulünde
Yargılama, davacı, davalı, bunların vekilleri (avukatları) ve hakim
arasında, açık ve sözlü olarak yapılırdı. Bunlardan her birinin görevi ayrıydı. Hiç biri, diğerinin yapması gereken faaliyeti yapamazdı.. Hakimin işe el koyması için bakılırdı; eğer suç özel hukukun (hukuk-ı ibad) ihlali sahasına giriyorsa, şahsi dava açılması gerekirdi. Sövme, hakaret, öldürme ve yaralama suçları özel hukuka girerdi. Kamu hukukunun (Allah hakları) ihlali sayılan hırsızlık ve kazif (zina iftirası) suçlarına bakılması da şahsi dava açılmasına bağlıydı.

Topluma karşı işlenmiş suçlarda dava kendiliğinden var kabul edilir ve hakimin işe el koyması için bir davanın açılmış olması şartı aranmazdı[5]. Böyle bir suçun işlendiğini gören hakim, tek başına olaya el koyabileceği gibi her vatandaş da mahkemeye başvurarak hakimi durumdan haberdar edebilirdi. Mahkemeye getirdiği şahitleri dinletebilir, olayı görmüşse şahit olarak ifadesini verirdi. Haklarından ihbarda bulunulan kişi veya kişiler de mahkemeye getirilerek yargılama yapılır, suç ispatlanabilirse, gereken ceza verilirdi....

Kadıların maaşları yoktu,vakıf ve mahkeme gelirleri ile geçinir yanlarında görevli olan naip, katip,mübaşir, gibi memurların maaşlarını kendileri verirdi...

Kadılar davaların yanında bulundukları yerin maliye ve belediye işleriylede vazifeliydi, mahkeme binaları yoktu, evlerinde yada camilerde dava dinlerdi, bazen öyle bir durum olurdu ki kadılar çarşıda dahi ayaküstü dava görürdü. Devlet adamlarının davalarına bakmaktan çekinir paşa divanlarına havale ederdi...

Kadılık bir veya iki senelik bir vazifeydi. Vazifesi biten kadılar merkeze gelir bir mahkemenin boşalmasını maaş almadan beklerdi. Kadılar bu durumda maddi sıkıntılar yaşardı. Doğu dünyasında hediyeleşme yaygın olduğu için devlet memurlarına kadılara hediye götürmek adet olduğundan hediye ile rüşvet arasında bir sınır çizilemiyordu buda kadıların töhmet altında kalmasına sebep oluyordu...

Mahkemelerde İslam hukuk kuralları uygulanırdı. Verilen kararı itirazı olan saraya bir üst mahkemeye ( divan-ı hümayun )' a davasını götürebilirdi. Divan davaya ya kendi bakar yada başka bir mahkemeye gönderirdi. Gayrimüslimler davalarına kendi meclislerinde, ecnebiler ise konsolosluklarda bakardı...

Kadıların başkanlık ettiği şer'iyye mahkemelerinin temyiz makamı divan-ı hümayun ve vezir-i azam divanları idi. Divan-ı hümayun ayrıca kadıların bakamadığı davalara bakar, kadıların verdiği kararları üst mahkeme sıfatı ile kontrol ederdi...

Taşrada ise beylerbeyi ve sancakbeylerinin katıldığı divanlar divan-ı hümayunun benzeri idi...



Tanzimatın ilanına kadar bu şekilde devam etmiştir, tanzimatın ilanı ile başlayan dönem Osmanlı hukuk tarihinde önemli bir nokta olmuş, ilk yenilikler mahkemeler ve kanunlar üzerinde yapılmıştır. Divan-ı hümayun yerine Divan-ı ahkam-ı adliye, Şûrâ-yı devlet, Meclis-i tedkikatı şer'iyye almıştır. Tanzimat sonrası yeni kurulan yeniden yapılandırılan mahkemelerde, mahkemedeki vazifeliler, mahkemelerin birbirleri ile ilişkisi incelenmiş, hükümlerin icrası, hukuk tahsili üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Osmanlı mahkemelerinin devamı niteliğinde yeniden düzenlenen bu mahkemeler, Cumhuriyet mahkemelerinin de alt yapısını oluşturmuştur...

 Şer'iye sicillerinden bir örnek : Hırsızlara tazir davası.

İsa Kapusu kurbunda Sancaktar Hayreddin Mahallesi’nde sakin sipahi kalemi şakirdlerinden el-Hac Süleyman nam kimesnenin geçen Çarşanba gicesi mahalle-i mezbûrede vaki menzilinden mabeyn odasında makful dolabda çekmece içinde mahfuz dörtbuçuk kise akçesi zayi’ olmağla mazannaları olub Üsküdar’da ahz ve işbu Çarşanba güni arz odasinda huzur-i alilerine ihzar olunan mukaddemen hizmetkari Süleyman bin Abdullah mezbûr el-Hac Süleyman müvcehesinde istintak olundukda işbu hazirlar olan cüllâh kalfası Hasan ve Horhor’da handa sakin sipahi Ali ile ittifak edüb vakt-i mezkûrda üçümüz ma’an menzili-i mezbûra varub işbu cüllah Hasan bana arka virmekle ben dahi divar tamına çıkub ve dehlizin direk başına ip baglayub ve ipi zukaka salıverüb mezbûr Hasan dahi tama çıkub ve sipahi Ali geru gidüb ve ben bağçede olan nerdibanı getürüb ve dehlize tayayub ve dehlize çıkub ve ota penceresin bıcak ile açub mabeyn otasına girüb ve kerpeden ile dolabın kilidini ve çekmeceyi dahi kırub mezbûr el-Hac Süleyman’a reddeylediğimiz binbeşyüz kuruşluk miktarı altun ve beyaz akçeyi alub Hasan’ın dükkanında üçümüz taksim eyledik deyu takrir ve mezbûr Hasan dahi husus-i mezkûr, minval-i meşruh üzre olduğunı tasdik idüb lakin sipahi Ali cevabında meblağ-i mezbûr kendi sandığı içinde çıkan beşyüz kuruş mikdarı akçe içün mezbûr Hasan …. içine koyub bana hıfz eyle deyu virmekle ben dahi sanduka koyub içinde akçe olduğuni bilmez idim deyu husus-i mezkûrda ittifakı olduğuni inkar lakin ol mikdar akçenin sikelinden mahsus olması emr-i mukarrer iken zahir olmağla ol dahi mazanna-i töhmet olmağın mezbûrun Süleyman ve Hasan ve Ali’den müstahik oldukları tazirleri hususunda emir ve fermân hezreti men lehü’l-emrindir. Fî Cumadi’l-ahire, (1180)[6]

Bu belgenin temel ögeleri şöyle siralanabilir:

a- Davaci: Isa Kapusu yakininda Sancaktar Hayreddin Mahallesi’nde sakin sipahi kalemi şakirdlerinden el-Hac Süleyman.

b- Davalilar: Süleyman bin Abdullah, cüllah kalfası Hasan ve Horhor’da handa sakin sipahi Ali.

c- Davacının iddia ve talebi: Geçen Çarşamba gecesi yukarıdaki adreste vaki evinden mabeyn odasında kilitli dolabda çekmece içinde mahfuz dörtbuçuk kese akçenin çalınması.

d- Olay tarihi: Karar tarihinden bir hafta önceki Çarşamba günü.

e- Davalıların mahkemeye celbi. “Çarşamba günü arz odasında huzurunuza çıkarılan… “

f- Davalı Süleyman bin Abdullah’ın cevabı: “…el-Hac Süleyman’ın yüzüne karşı konuşturulduğunda; “Burada bulunan cüllah kalfası Hasan ve Horhor’da handa sakin sipahi Ali ile anlaşip belirtilen zamanda üçümüz birlikte adı geçen eve vardık. Cüllah Hasan bana arka verdi ben de duvarın üstüne çıkıp dehlizin direk başına ip bagladım, ipi sokağa saldım, Hasan da dama çıktı ve sipahi Ali geri gitti. Ben bahçede olan merdiveni getirip dehlize dayadım. Dehlize çikip oda penceresini biçak ile açtim. Mabeyn odasina girdim. Kerpeten ile dolabın kilidini ve çekmeceyi kırdım. el-Hac Süleyman’a geri verdiğimiz binbeşyüz kuruş miktarı altun ve beyaz akçeyi aldım. Hasan’ın dükkanında üçümüz taksim eyledik deyu ikrar etti.”

“Davalı Hasan da olayın anlatıldığı gibi olduğunu tasdik etti.”

“Davalı sipahi Ali cevabında meblağ-i mezbûr kendi sandığı içinde çıkan beşyüz kuruş mikdarı akçe içün mezbûr Hasan …. içine koyub bana korumam için verdi ben dahi sandığa koyub içinde akçe olduğunu bilmez idim dedi…”

Karar: “… Ali olaya karıştığını inkar etmekle birlikte o mikdar akçenin ağırlığından anlaşılması gerektiği açıktır. Bu sebeple töhmet altna girmiş olacağından Süleyman ve Hasan ve Ali’nin hak ettikleri tazirleri hususunda emir ve fermân hazreti men lehü’l-emrindir…”

g- İnfaz kaydı: Belgede infaz ile ilgili kayıt yoktur. Onun yerine ilgili makama hitap eden şu cümle yer almaktadır: “… tazirleri hususunda emir ve fermân hezreti men lehü’l-emrindir.”

h- İlâm tarihi: Fî Cumadi’l-ahire1180.





[1] İlber ORTAYLI, “Osmanlı Kadısı Tarihi Temeli ve Yargı Görevi”, AÜSBFD, C. XXX, No. 1-4, 1975, s. 118. [2] İlber ORTAYLI, “Osmanlı Kadısı Tarihi Temeli ve Yargı Görevi...
[3] Abdulaziz Bayındır islam muhakeme hukuku İstanbul 1986 s.124 ;TDAV şer'iye sicilleri C.1,İstanbul 1988 s.71
[4] Halil İNALCIK, Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul, 1996, s. 319
[5]Abdulaziz BAYINDIR, Islam Muhakeme Hukuku, Osmanli Devri Uygulamasi, Istanbul 1986, s. 112, s. 134
[6]Istanbul Mahkemesi, 1/25 numarali arz sicili, s. 193. ( Istanbul Müftülügü Arşivi.)
Ekrem Buğra Ekİnci Omanlı mahkemeleri doçentlik tezi.....

 


 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

5 yorum:

Sitenizi severek takip ediyorum.Çok güzel bir yazı teşekkürler

hepsi alıntı galiba fatıma hanım.kendi isminizi boşuna yazmışsınız.

İsmail Bayram, Teşekkür ederiz.

Adsız Kullanıcı, Yazarımız kendi adını metne yazmamış, kaynaklarını da göstermiştir. İsim ise Blogger'in paylaşımcı yani yazar ismi olarak otomatikman eklediği bir sistemdir; Yazarın yazıyı sahiplendiği anlamına gelmez, o yazının paylaşıcısı olduğunu belirtir. Bizzat sahibi olduğumuz çalışmalarda metnin sonuna isim yazmaktayız.

paylaşımlarınız için teşekkürler

Biz teşekkür ederiz.

Yorum Gönder