Tarihsel Objektiflik Anlayışımız

Tarih bilimi, formal bilimler gibi, laboratuvar ortamında  test edilip doğruluğu sınanabilen bir bilim değildir. Kimya biliminin desteğiyle, bazı karbon testleri uygulanarak arkeolojik buluntuların tarihlemesi yapılabilmekte ise de tarihin asıl özü olan, olaylar, neden-sonuç ilişkileri ve buluntular üzerindeki çıkarımlar, tarihçinin zekâsı, kültür ve tarihî disiplin anlayışı ile şekillenmektedir. İşte tarihin asıl 'öz'ünün ortaya çıkarılması sürecinde, tarihçi[1] kültürü, inançları ve her nevi bağlılığı ile mücadele ederek, tarihsel objektifliğe yaklaşmak zorundadır. Bu konular, tarih bilimiyle uğraşanların üzerinde yoğunlaşması gereken konular. Peki ya tarihçinin sunduğu 'öz'e muhatap olan halk? Halkımızın tarihe bakışı ve "tarihsel objektiflik"ten anladığı nedir? Ülkemiz için asıl sorulması ve cevap aranması gereken konu aslında bu. İşte biz, bu sorunun cevabını aramaya ve nâçizane bir teşhis koymaya çalışacağız.

Tarihsel Objektiflikten Ne Anlıyoruz?
Maalesef halkımız, tarih disiplini[2], tarihçi ve objektiflik kavramları üzerinde ciddi manada durmuyor. Son zamanlarda tarihin popülaritesinin artmasıyla bu konular nispeten gündeme gelmeye başladı. Ancak teessüf ile belirtmeliyiz ki, ülkemizde objektiflik, yalnızca ve yalnızca "hoşa giderlik" ile ölçülüyor. İnsanlar kişisel inanış ve bağlılıkları ile bir zatın tarihçi olup olmadığına kanaat getiriyor ve onun anlattıklarına bir objektiflik değeri biçiyor. Yani amiyâne  tabirle; "ne kadar hoşuma gidersen o kadar objektifsin, ne kadar gitmezsen o kadar yanlısın!" Dimağlarımızdaki özeti ne yazık ki budur. Peki ya bu anlayışa niçin sürükleniyoruz?


Okumuyor, Araştırmıyor ve Sorgulamıyoruz!
Türk milleti en eski zamanlardan beri şifahî[3] bir kültüre sahip olmuştur. Konar-göçer yaşam tarzının da getirdiği bir zorunlulukla bu insanlar yazıp-çizmekten çok, anlatmayı, konuşmayı ve dinlemeyi sevmişlerdir. Ozanların türküleri, büyüklerin anlattığı efsanevî hikayeler ve nesilden nesile aktarılagelen destanlar bu kültürün parçalarıdır. Tarihsel kodlarımıza işlenen bu şifahî kültür bizi diğer medeniyetlere nazaran daha samimî, açık ve anlaşılır yapmış ise de bu özelliğin bilim ve tarih anlayışına dahil olması dezavantajımız olmuştur.  Okuma kültürümüzü yeterince geliştirememiş bir millet olduğumuz vakıadır. Matbaanın bile ülkemize geç gelişinin nedeni okumamamız olmuştu[4]. Anlatılan, kulaktan kulağa gelen tarihi bilgiler -internet ortamındaki bilgi kirliliğinde de bunu açıkça görebilmekteyiz-bizi her zaman bir "dedikodu tarihçiliği" anlayışına sürüklemekte ve tarihsel objektifliğe ulaşmamızı engellemektedir.Tarihî meseleleri değerlendirirken -ki son zamanlarda Osmanlı ve Cumhuriyet kıyaslarıyla bu husus kendini açıkça gösteriyor- okumuyor, araştırmıyor ve sorgulamıyoruz.. Bugün de özellikle internet ortamında bir hayli revaçta olan "dedikodu tarihçiliği" tarafından milletçe zehirleniyoruz[5]. Bu konuda İlber Ortaylı şöyle bir tespitte bulunuyor:
Milletimizin ne İmparatorlukla ne de Cumhuriyetle problemi vardı. Ama hâlâ bu ikisi üzerinden nemalanmak isteyenler, gürültü çıkaranlar var. İstiklâl Harbi komutanlarını sıralamaya çalışanlar, abartılı bir Cumhuriyet tarihi yazmaya çalışanlar var. Bunların geçerliliği yok. Türk halkı bilgisayar başından kalkmıyor ve internette ciddi bir bilgi kirliliği var ama bir müddet sonra bunların kayda değer olmadığı anlaşılacak[6]
                                                                                                                      
 Tartışmayı Bilmiyoruz!
Tartışmak, tarih için vazgeçilmez bir fiildir. Tarih popülaritesinin artması ile televizyon programlarındaki  tarih konulu tartışmalar da had safhaya çıkmış bulunuyor. Fakat siyaset programlarının bir tarih versiyonu olarak ortaya çıkan bu tür yapımlar, taklit ettiği siyasi üslubu da taşıdığından sağlıklı sonuçlara ulaşamadığı gibi, okumayan, araştırmayan ve sorgulamayan halkımızı da tıpkı internet gibi zehirliyor, çeşitli efsaneleri tarihi gerçek adıyla yayıyor ve tartışmalarından ilmî neticeler çıkaramadıkları gibi bir de, farklı düşünce gruplarına dahil olan vatandaşların arasında "öteki" ve hatta "düşman" anlayışını yerleştiriyor. Vatandaşlar arasındaki tarihi tartışmalar da tıpkı televizyondakiler gibi sağlıksız bir üslupla yapılıyor. Çünkü maalesef, öğrenmek, değişmek ve bilgilerimizi sınamak için değil, yegâne doğru kabul ettiğimiz dogmalarımızı karşımızdakine dayatmak için tartışıyoruz. Ve yine her tartışmanın neticesinde -her iki taraf da- birbirini cahil ilan ediyor, ve kendi şifahî bilgilerinin müdafiliğini sürdürüyor.
“Bârika-i hakikat müsâdeme-i efkârdan doğar.”
(Parlak gerçek fikirlerin çarpışmasından doğar)   Namık Kemal[7]
                                                                                                                      
Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin sahibiyim ; kölesi değil!
                                                                                    Cenap Şahabettin[8]
                                                                                                                      

Tarih, tüm bilimler gibi, farklı bulgularla belli ölçüde değişimler yaşayabilir. Bunun farkında olmak, tarihi değerlendirirken bu değişkenliği bilmek ve benimsemek gerekir. Körü körüne bir fikri savunmaktan, siyasî etki altında tarih tartışmaktan kaçınmak, belirli otoritelere bağlı kalmadan okumak, sorgulamak ve araştırmak zorundayız. Ancak bu şekilde tarihsel objektiflik anlayışımızı "hoşa giderlik"ten ve tarih anlayışımızı "dedikodu tarihçiliği"nden kurtarabiliriz. Aksi taktirde bu anlayışın hüküm sürdüğü bir ortamda tarihçilerin işi; Fâtih'in kalyonlarını karadan yürüten cerahorlarınki[9] kadar zor olacaktır.
                                                                                                                                           
                                                                                                                                              Emre T
                                                                                                                 


[1] "Tarihçi"den kastımız tarih anlatan herhangi bir kimse değil, tarih biliminin kültür ve disiplinine sahip olan kişidir. 
[2] Tarih Disiplini: Tarih biliminin temel kural ve ilkelerinin bütünü.
[3] Şifahî: Sözlü, söze dayalı. TDK (http://tdkterim.gov.tr/bts/)
[4] Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul 2010, s.413
[5] Web sitemiz tariheyolculuk.org, internet ortamındaki bilgi kirliliğine karşı yine bu ortam içerisinde 
bulunarak, tarihi disiplin çerçevesinde kaynaklara istinad ederek mücadele vermektedir.
[6] İlber Ortaylı, Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı, İstanbul 2012, s.307-308 
[7] Lügat-ı Nâcî'de bu cümle, "bârika" kelimesinin kullanımına örnek gösterilmektedir. 
[8] Cenap Şahabettin, Tiryaki Sözler.
[9] Cerahor: Osmanlılar'da ordu hizmetlerinde kullanılan köleler.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

1 yorum:

Bu Ülkede Bir Tane Objektif Tarihçi Yok.
Objektif Olmaya Çalışan Çok Ama Tepki Den Korkan Çok.
Halbuki Büyük Adamlar Tenkit İle Yıkılmazlar.

Yorum Gönder