Ortaçağ'ın Karanlık Siması: Engizisyon

Engizisyon, Roma Katolik Kilisesi tarafından "din sapkınlığını" bastırmak ve ortadan kaldırmak amacıyla kurulmuş bir adalet mahkemesi ya da bu türden bir kürsü idi. Tarihi bin yıl önce Engizisyon tarafından başlatılan ve "din sapkınlığı"na karşı verilen bu savaşta, sapkınlıktan suçlu bulunanların infaz edilmesini öngören bir yasa çıkarıldı. Sonraki birkaç yüzyılda, Hıristiyanlığın güçlü bir biçimde yerleşmesiyle, sapkınların Kilise tarafından cezalandırılmaları o kadar açık, doğrudan ya da amansız değildi. Sapkınlık suç sayıldığından, itham edilen herkes, aforoz edildi ve Kilise de genel olarak bu işleyişten hoşnuttu. Kimi zaman, büyük bir olasılıkla kışkırtmalar sonucunda, sapkınlara çok daha fazla şiddetle davranıldığı, sapkınların hareketlere uğradığı, hatta zaman zaman idama mahkûm edildiği bile oldu.

Engizisyon Mahkemesi
Bununla birlikte, zaman içinde görülen yumuşama ve diğer etmenler sonucunda çeşitli sapkın kültler güç kazanarak, Hıristiyanlığa rakip olabilecek bir tehdit haline gelmeye başladılar ve kilise önderleri daha katı önlemlerin gerekliliği konusunda hemfikir oldular. Özellikle, Albi heretikleri olarak bilinen sapkın mezhebin etkinlikleri Roma Kilisesi'ni ayağa kaldıran güçlü bir etki yarattı. Sonuç bir imha savaşının başlaması oldu. III. Innocentius, Kilise'ye karşı ayaklanma cüretini gösterenlerin hakkından gelmek için bir plan geliştirdi ya da bazı kesimlerden edindiği üstünkörü fikri benimsedi. Sonuçta, onüçüncü yüzyılın ilk yarısında, Dominique'in ilk Genel Engizisyoncu olarak atanmasıyla, Kutsal Engizisyon kuruldu.

Sistem bir kez işlemeye başlayınca, Engizisyon, görevini gerçek bir vahşetle yerine getirdi. Amacı "köklerinden dallarına kadar kanseri kazıyarak ülkeyi sapkınlıktan temizlemek" idi. Casuslar görevlendirildi ve çok geçmeden her yerde işe koyuldular. Kuşku uyandıracak en ufak bir belirti bile apar topar mahkemeye çıkarılmak için yeterliydi.

İlk Engizisyon 1233'te Toulouse'da kurulmuştu. Beş yıl sonra Aragon'da bir diğer mahkeme açıldı. Hareket hızla yayıldı. Almanya'da, Hollanda'da, İspanya'da, Portekiz'de, Fransa'da kurulan mahkemeler her tür sapkınlığa karşı uyumla ve bilinçli bir keyif alarak savaş verdiler.


Engizison  bazı kitapları imha ediyor.
Bu mahkeme binaları özellikle görkemliydi, çoğu saraydı. Portekiz Engizisyonu örneğin, dört mahkemeyi kapsıyordu ve her birinin yaklaşık yüz elli metre karelik alanı vardı. Baş engizisyoncunun, hepsi çok geniş ve şık olan müstakil daireleri vardı. kocaman avlunun çevresinde, kraliyet ailesi, mahkeme üyeleri ve önde gelenlerin infazları izlemelerini olanaklı kılmak için ihtişamlı salonlar ve odalar bulunuyordu.

Bu görkemli odalar ve daireler mahkûmların konduğu zindanlar veya hücrelerle karşılaştırıldığında büyük bir zıtlık sergiler. Karanlık, nemli ve daracık yaklaşık üç yüze yakın zindan vardı. içlerinde yalnızca yatak bile denemeyecek bir kerevet, bir hela, el yıkama leğeni, iki maşrapa, bir lamba ve bir tabak bulunurdu. Tutuklulara verilen yemekler kötü ve yetersizdi, konuşmaları ya da herhangi biçimde gürültü yapmaları yasaktı ve kuralları bozanlar şiddetle cezalandırılırdı. Torres de Castilla, Goa'daki Portekiz Engizisyonu'nu anlatırken tutuklulara ayrılan yerleri şöyle tanımlar:

"Güneş ışınlarının asla sızmadığı, olabilecek en pis, en karanlık ve en korkunç yerler. Soludukları sağlığa zararlı havayı hissedebilmeleri için, tutukluların kapatıldığı yerin ortasında, her zaman açık duran ve ufacık bir delikten başka çıkışı olmayan, ortak kullanılan helaların çıkardığı kokuyu bilmek lazım. Tutuklular umumi bir helada yaşıyor."

                                                                                                                      
Bir Engizisyon İşkencesi Tasviri
Bütün Engizisyonlarda işleyiş aşağı yukarı aynıydı. Tutuklular sorguya alınmadan önce aylarca zindanlarda tutulurdu. Bu, herhalde sanığın direnme gücünü kırmak için önceden düşünülmüş bir planın parçasıydı. Mahkeme önüne çıkarıldığında sanıktan doğruyu söylemesi istenir ve kendisinden "Kutsal Örgüt"ün sırlarını saklama sözü alınırdı. Kabul etmek sorgulamanın başlaması demekti, reddetmek ise zindana geri dönmek ve büyük bir olasılıkla bazı cezalara çarptırılmak anlamına gelirdi. Sorgulamaya geçilmesi halinde, mahkeme başkanınca birkaç soru yöneltilir ve tutuklunun yanıtları bir kâtip tarafından kaydedilirdi. Birkaç gün içinde sanık yeniden mahkemeye çıkarılır ve sorgulama devam ederdi. Sanıktan Kutsal Örgüte suçunu itiraf etmesi istenir ve engizisyoncuların elinde kanıtlar olduğuna, onun aleyhine tanıklık etmeye hazır tanıklar bulunduğuna inanılırdı.Tutuklunun, ne kanıtların niteliğini ne de tanıkların kimliğini öğrenmesine izin verilirdi.


Sanık direnmeye ve suçunu inkâr etmeye devam ederse engizisyoncular daha şiddetli yollara
Engizisyon İşkence Odası

başvururlardı.Papa Innocentius tarafından 1252'de yayınlanmış resmi bir mektupla, işkence, itiraf ettirme aracı olarak açıkça tanınmıştı. Engizisyoncular işkenceyi neredeyse güzel sanatlara dönüştürdüler ve süreç içinde epeyce psikoloji bilgisine sahip olduklarını gösterdiler. Sistemin işleyişi, iradesi en güçlü ve en sağlam yapılı adamın bile direncini kırmak için incelikle tasarlanmıştı. Başta, sanık işkenceyle tehdit ediliyordu ve yalnızca tehdidin kendisi bile istenen sonucu verebilirdi. Bu yöntem itiraf ettirmede etkili olmazsa, mahkum işkence odasına alınıyor ve kullanılan aletler gösteriliyordu. İşkence odası, çelik gibi sağlam sinirlere sahip olmayanlar dışında herkeste korku, dehşet ve umutsuzluk uyandırmaya yetecek biçimde düzenlenmişti. Bu odalar, genellikle yeraltında, penceresiz ve iki mum ışığından başka aydınlatmanın olmadığı yerlerdi. İşkencecilerin görünümleri olağandışı ve ürkütücüydü. Baştan aşağı siyah giysiler giyerler, yalnızca gözlerini açıkta bırakan kukuletalar takarlar ve en şeytani, en iblisçe görüntüyü sergilerlerdi.
İşkence odasının, işkencecinin ve aletlerin istenen etkiyi yaratmaması durumunda tutuklu çırılçıplak soyulur ve elleri bağlanırdı.


İşkence Aletlerinden Çivili Koltuk
 Sanık, işkenceye tamamen hazır hale getirildiğinde, sorular yinelenir ve tutuklunun suçu inkârı durumunda, gerçek işkenceler başlardı.Engizisyon tarafından uygulanan temel işkenceler makara, tezgâh ve ateşti. Bu işkencelerin daha gelişmiş ve yoğun çeşitlerinin yanı sıra daha az sayıda ve daha hafif olanları da vardı.
Her sorgulamada bir engizisyoncu veya Kutsal Örgütün bir memuru hazır bulunurdu. İşkencenin niteliği ve derecesine karar verme yetkisi mahkemenin elindeydi. İşkence sırasında yargıçlar, kayıt memuru ve cellatlardan başka kimsenin odaya girmesine izin verilmezdi. Binanın duvarları tutukluların çığlık ve haykırışları dışarıdan duyulmasın diye kalın kilimlerle kaplanırdı. İşkence sırasında yapılan her itiraf kâtip tarafından anında yazılır, daha sonra bu itirafların tutuklu tarafından onaylanması gerekirdi. İtirafını geri alır ve belgeyi imzalamayı reddederse, yeniden işkenceye alınabilirdi. Yeniden işkence yapılmasına, 1848'de İspanya Engizisyonu'nun yayınladığı Torquemada yasasında yer verilmiş ve diğer engizisyonlarda da benzer yasalar yürürlüğe konulmuştu. Başka hiçbir koşulda işkencenin yinelenemeyeceği belirtilmişti. Kural, bununla birlikte, mahkûmlar bir kez zindanlara düştükten sonra eziyetin devamı veya sınırlanmasın konusunda herhangi bir yarar sağlamıyordu. Engizisyoncular kurbanlarına tekrar tekrar işkence yapıyor ancak bunu işkencenin tekrarı olarak değil, aynı işkencenin devamı şeklinde tanımlıyorlardı.

Mahkûm edilen tutuklular, zamanı gelince, infaz meydanına götürülürlerdi. Merasim auto de fé (iman yasası) veya mahpustan kurtuluş diye bilinirdi. Auto da fé'ler düzenli olarak ya da yılda bir defa değil, Kutsal Örgütün kararına göre birkaç yıllık aralıklarla yapılabilirdi. Her zaman Pazar gününe denk getirilen merasim, bütün halkın bir araya toplanması için bir fırsattı. Kurbanlar halkın ortasında yakılarak öldürülür ya da farklı şekillerde cezalandırılırlardı.
Francisco Ricci-Auto de Fe (1683)


Kaynak: Gorge Ryley SCOTT, İşkencenin Tarihi, sf. 81- 101



 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder