İslâm Felsefesinin Tarihi

İslâm felsefesi Süryâniler, Araplar, Türkler, Berberiler ve daha başkalarının da etkin olarak katıldıkları karmaşık bir fikri vetirenin mahsûlüdür. Bununla beraber, Arap unsuru, ona Arap Felsefesi demeyi caiz kılacak derecede hâkimdir. Endülüs ve Horasan gibi birbirine oldukça uzak ülke yazarlarının yedinci asırdan on birinci asra kadar düşüncelerini ifade etmek için seçtikleri araç Arapça idi. Bu kozmopolitan çabadaki birleştirici gücü sağlayan, onun biçimini ve yönünü belirleyen ırki unsur en azından ilk merhalelerde Araplara aitti. Arap aydınlarının kadim ilimlere alâkası olmasaydı her hangi bir fikri gelişmenin meydana gelmesi yahut devam etmesi çok zor ya da imkânsız olurdu. Dahası, idareleri altındaki halkların adetlerini, usûllerini ve ilimlerini özümlerlerken bütünüyle İslâm kültür binasındaki yegâne evrensel unsuru, yani İslâm dinini katan Aaraplardı.

İslâmi felsefe okulunun başlaması, Grek üstadlarının eserlerinin Süryanca ve Grekçeden, Arapça'ya yapılan ilk tercümeleriyle aynı zamana rastlar. Arapça'ya ilk tercüme edilen eserlerin ilmî ve tıbbî metinler olduğunu söyleyen klasik rivayeti itimada layık bulabiliriz. Zira Araplar, İslâm'ın ilmi ve felsefi irfınana çok büyük katkıda bulunan İranlılar gibi pratik düşünceli insanlardır. Grek düşüncesinin daha mücerred yönlerine alakaları sonraki bir gelişme olmalıdır. Hatta VII. asırda Arap fütühatından kısa bir süre önce, Grek kültür mirasının Yakındoğu'ya intikalini hazırlayan Hristiyan Süryaniler sadece Aristo mantığı ve Grek Felsefesine, ilâhiyat metinlerinin tedrisine bir hazırlık olarak alâka duyuyorlardı. Aslen Grek diliyle yazılmış olan bu eserler, aynı zamanda Sâmilerin daha önce hiç tanımadıkları mantıki ve felsefi terimlerle doluydu.


İlmi ve tıbbi eserlere ilâve olarak Sokrates, Solon, Hermes, Pythagoras, Lokman gibi gerçek

yahut hayâli şahsiyetlere nisbet edilen hikemî mecmualar, Arapça'ya tercüme edilen ilk metinler arasında görülür. Zaman zaman gerçek menşeini tesbit etmek çok zor olan Grek felsefesiyle ilgili bu tür aporkif literatür Arapça'da oldukça boldur. Seçkinler arasında onların rağbet görmesini sağlayan faktör, bu eserlerin edebi cazibesi ve edebi mükemmellikleri olduğu farz edilebilir. Mütercimler tabiatiyle astroloji yahut tıp gibi sırf pratik ilimlerden başka bir konuya hiç alâka göstermedikleri halde, kısmen ictimâi bir nezâket, kısmen de ahlâki bir terbiye meselesi olarak tutulan ve yayılan bu tür ahlâki dini edebiyatla tatmin olmuş gibi gözüken, asil yahut zengin hâmilerine tâbi olmak zorundaydılar. 

 
Ancak, eskilerin, bilhassa Grek ilimlerinin daha mücerred formlarına alâka daha sonra gelişti. İlkin daha pratik eserlerin Arapça'ya tercümesinin gerekli kıldığı hünerleri iyice öğrenen mütercimler, sonra daha nazari eserlerle uğraşmaya ve nihayet onların tercüme edilmesi için hâmilerini ikna etmeye koyuldular. İkinci olarak, VIII. asrın sonlarında kelâmi münakaşalar öyle bir sofistikasyon noktasına ulaşmıştı ki, artık eski silahlar, o esnada devlet otoritesinin desteğini alan sünniliğin müdafaası için kafi değildi. Nazari felsefe, Emevi Emiri Halid b. Yezid, Abbasi Halifesi el-Me'mûn (öl: 883) ve genel olarak İran, Hind ve Bâbil şekilleri içinde ve özel olarak da Grek ve Hellenistik formlarında, kadim ilimler için alışılmışın dışında bir gayret gösteren İran'lı Vezir Ca'fer el-Bermekî (öl: 805) gibi önemli kişilerin şahsi gayretleriyle daha da yaygınlaştı.

Çoğu Süryanca konuşan ve Nastûri ve Monophysit mezheplerine mensup hristiyanlar olan büyük mütercimler, sadece mütercim yahut Grek ya da öteki yabancı müelliflerin kölece taklitçileri değildiler. Huneyn (öl: 873) ve Yahya b. Adî (öl: 974) gibi bazıları, önemli bir dizi ilmi ve felsefi eserin sahibidirler. Huneyn'in alâkalarının daha çok tıb ve ilmi konulara yönelik, Yahya'nın ise daha çok ilâhiyat ve felsefe meselelerine alâka duyduğu görülür. O'nun ünlü öğrencisi İbn el-Hammâr (öl: 1017)'a, eserlerinde akıl ve vahy meselesini sisetmatik bir şekilde ele alan ibn Rüşd (öl: 1198) gibi İslam filozoflarının benzeri risâleleri sınıfına ait Filozofların ve Hristiyanların görüşlerinin İttifakına dair bir eser nisbet edilir.

İlk mütercimlerin eserleri umumiyetle orijinallikten yoksun teliflerdi. Onlar, tercüme

El-Kindî
ettikleri eserlerden rastgele topladıkları fikirleri ihtiva etmekteydi. Arapça yazan ilk gerçek filozof, büyük Huneyn'in çağdaşı olan Kindî (öl: yaklaşık 866) idi. Öteki Arap filozofları ve şarihleri gibi, O'nun da hristiyan mütercimlerden ayrıldığı iki önemli husus, mensup olduğu dini ve Arapça'nın yanında zamanın diğer önemli husus, mensup olduğu dini ve Arapça'nın yanında zamanın diğer önemli lisanı olan Süryanca ve Grekçe'yi hiç bilemeyişi idi. Gariptir ki, İbn Rüşd gibi Grek felsefesinin en büyük hayranları dahi satıhta bile olsa Grekçe'yi bilmiyorlardı. Bunun başlıca sebebi Arapların, Arap olmayanlar arasında bile bağnazlık derecesinde yayıldığını gördüğümüz Arapça sevgisi ve diğer dilleri hakir görmeleri idi. İbn Sina ve Gazzâli'nin Farsça yazmalarının gösterdiği gibi, bazı filozofların Arapça'dan başka, kendi dillerinde yazmayı tercih ettikleri doğrudur. Bu durum, bir çok dil bildiğini gösterme arzusu değil, her haled milli bir sadakat jesti idi.

Grekçe'yi hiç bilmemeleri yüzünden bu filozoflar, Grekçe metinleri yorumlamalarında, Themistius ve İskender (Alexander) gibi ilk Grek açıklayıcılarından daha az dikkatli olmakla birlikte, daha bağımsız idiler. Müslüman olmaları sebebiyle onlar, antikitenin putperest (pagan) filozoflarına alâkalarını haklı göstermeye istekli idiler.  Bu tür kelâmi kaygı, islâm felsefesinin ortaya çıkışının ayırıcı özelliği idi. İlk gerçek filozof olan Kindî sadece kelâma meyleden bir filozof değildi; o bir dereceye kadar felsefeye alâkası olan bir kelâmcı idi. Kindî'nin henüz, daha sonraki filozofların, belki de daha cesaretle geçmeye çalıştıkları felsefe ile kelâm arasındaki sınırda bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu konuda ne kadar başarılı oldukları ve onlar için İslâm akidesini nazari Grek düşünceisnden ayıran mesafeyi azaltma, ne ölçüde mümkündü? Kindî'nin kelâmî alâkalarının dini akîdenin mücerret felsefi düşünce akımının içinde kaybolmasına ve imanın tabiatüstü ışığının, aklın ışığına bütünüyle tâbî olmasına karşı koruyuculuk görevi yaptığını söylemek mümkündür. Bu, İslâm felsefesinin sonunda mukavemet edemediği öldürücü bir saptırma olmuştur. Çünkü, daha sonra İslâm felsefesi tarihindeki "işrâki" eğilim buna, yani saf aklın, bilginin en yüksek derecelerine çıkma ve hakikatin en iç taraflarını örten sır perdesini kaldırmaya ehil olduğunu ispatlamaya kadar gitmiştir. İbn Bâcce, İbn Rüşd, İbn Tufeyl ve diğerlerine göre aklın nihâi hedefi, ilâhi sırlara ulaşmanın verdiği aydınlanma  değil, külli akıl yahut faal akıl'la birleşmedir. Bu mânâda İslâm filozoflarının insanı yücelten, onun fikri kapasitesinin sınırsız olduğuna ve her hangi bir tabiatüstü ışığa ihtiyacı olmadığına inanan Grek idealine sadık kaldıkları açıktır.

Bu bakımdan İslâm felsefesinin, tarihin bütün büyük fikir hareketlerinin özelliği olan form
birliğini kendisine veren özel bir gelişme çizgisi izlediği söylenebilir. Ne var ki; onun gelişme çizgisinin dümdüz olduğunu farzetmekten kaçınmak gerekir. Nazzâm (öl: 845), Râzi (öl: 925) ve Me'arrî (öl: 1057) gibi hayranlık duyulacak bazı İslâm düşünürleri, İslâm düşüncesindeki genel akışın dışındadırlar. Onların muhalif sesleri monoton bir senfoniye farklı bir nota vermektedir. Onların düşüncelerini kapsayıcı olarak açıklamanın zorluğu, onun uzlaşmaz karakteriyle alâkalıdır. İslâm, böylesi muhalif ve münferit kimselerin çıkmasına sebep olmuş, fakat sonunda onları müsamaha ile karşılamamış veya kabul etmemiştir. Ne var ki, resmin bütünlüğünü bozmaksızın, İslâm düşüncesi tarihçisi, onları görmezden gelemez.




Kaynak: İslam Felsefesinin Tarihi, Prof.Dr. Macit Fahri, Çev.; Yrd.Doç.Dr. Kasım Turhan, İklim Yayınları,  Kasım 1992, Sf. 1-8


 

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder