“İlber Ortaylı Seyahatnamesi”nden Notlar

Bazı tarihçiler vardır ki, derin birikimleri sayesinde her sözleri, hobi amacıyla yaptıkları faaliyetleri ve hatta kişisel notları bile büyük önem taşır. Deneyimli bir akademisyen olmasına rağmen topluma da kolaylıkla ulaşabilen İlber Ortaylı işte bu tür tarihçilerimizdendir. Yayın hayatına yeni başlayan Kronik Kitap, Ortaylı’nın kitaplaştırılmış seyahat notlarını  entelektüel bir birikim hâlinde okuyucularına sunuyor: Çok gezen mi daha iyi bilir, yoksa çok okuyan mı? Peki ya bir yandan okurken diğer yandan da gezme imkânı bulanlar? İlber Ortaylı’ya eşlik etmek isterseniz bu kitap tam size göre… 

Seyahat etmek benim gençliğimden, hatta ta çocukluğumdan beri heyecanlandığım bir uğraştır. Görmek, harita üzerinde tespit ettiğim yerlere gitmek, coğrafya öğrenimimde benim için vazgeçilmezdir. Türkiye gibi önemli bir coğrafyayı ve tarih alanını öğrenmek için onun kuzeyindeki Güney Rusya ve Kafkasya, doğusundaki İran ve Hindistan, güneyindeki Suriye, Filistin ve Mezopotamya’nın yanı sıra Balkanları ve Akdeniz ülkelerini anlamak da kaçınılmazdır.
                                                                                            İlber Ortaylı 
Coğrafyayı tanımak, tarihi ve insanoğlunun tarih içerisindeki serüvenini anlamak için büyük önem arz ediyor. Bu da ancak coğrafya ve haritanın ötesinde gözlemek ve yaşamakla kavranılıyor. Ortaylı’nın bu eseri bizlere o yerleri gezme imkânı sunamasa da, yetkin bir tarihçinin anlatımıyla o coğrafyaları tanıma ve bir nebze olsun anlama imkânı sunuyor. Belki her şeyden de önemlisi gezmeye, görmeye ve keşfetmeye teşvik ediyor.

Eseri okurken ilgimizi çeken kısımlardan bazı notlar:
■ Ortadoğu dünyası Roma İmparatorluğu’ndan beri hep zenginleşmiş. Sadece 12’nci asrın sonunda bu dünyadan hiçbir şey anlamayan, kılık kıyafet değiştirmeyen ve hamam bile kullanmayan Haçlılar hariç gelen fatihlerin her biri bu bölgeyi sadece saygıyla ve hayranlıkla benimsemişler. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’nın ardından ise maalesef onu bilse de anlayamayanlar bu bölgeye girdiler. I.Dünya savaşının sonunda Ortadoğu açgözlü galipler tarafından farazi sınırlarla parçalandı ve petrole yönelindi. Oysa Ortadoğu’nun maden ve yeraltı zenginlikleri kadar medenî ve manevî bir atmosferi de vardır. Onu sadece Romalılar ve Türkler anladı. 
■ Dünyanın hiçbir köşesi insanı her an iki bin yıl geriye götürüp sonra tekrar zamanımıza getiren böyle bir zihinsel mekanizma oluşturamaz. Hiç değilse son iki bin yılın tarihi ve coğrafyası tanınırsa Ortadoğu sevilir; bilinmezse herkes herkesten nefret eder ve asayişi sağlayacak yabancı bir kuvvet beklenir. Ne yazık ki insanların çoğu söz konusu iki bin yılı ne merak ediyor ne de bilebiliyor.
■ İran bir imparatorluk; onu meydana getiren unsurların her biri kendi dilini ve kültürünü itişip kakışarak değil keyifle ve uyumla taşıyor… İran’ın Türk aydınları “İran’ı biz kurduk İran bizim yurdumuz” der… İran’ın etnik unsurları birbirini ortadan kaldırmakla uğraşmaz ama rekabette birbirlerinin minderine el atar.
■ Semerkant, Buhara ve Fergana’yı gezmeyip Hive’nin ne olduğunu anlamadan Türk tarihinin gelişimini kavramak çok zor.
■ Türkiye’de turizmin alışveriş ve eğlence gezileri ötesinde kültür turizmine yönelmesi gerekir. Orta Asya, İran, Volga boyu Rusya’sı, İnşallah Suriye ve Balkanlar tatil hedeflerimiz haline gelmelidir.
■ Semerkant’ta Registan Meydanı’ndaki medreselerin karşısında  bir gece hayal kurmak hayat boyu unutulmayacak anlardır. Eyüp Sultan’dan sonra bu dünyanın en mistik ve güzel kabristanı Semerkant’ın Şah-ı Zinde’sindeki hükümdar türbeleri şehridir. Ve de İslam dünyasında ilim güneşinin kızıl muhteşem akşamı Uluğ Beğ medrese ve rasathanesidir.
■ Bunaldığımız zaman Bosna’ya gitmeliyiz; müezzinin kendi sesiyle İstanbul usulü ezan okuduğu camileri ve şehirde Osmanlı hayatının izlerinin devamını yakından görürüz.
■ Karlofça Antlaşması'nın yapıldığı Sremsi Karlovci’de müzakereler bir büyük çadırda yapılmıştı. Sonra bu çadırın yerine yapılan kilisede (Kapela Mira/Barış Şapeli) Türklerin antlaşma mekanına girdikleri kapı olan doğu kapısı örülmüş ve Türklerin bir daha bu kapıdan girmemesi niyaz edilmişti. 310 sene sonra Karlofça Belediye Başkanı’nın tertiplediği ve büyük elçimiz Süha Umar’ın da katıldığı bir törenle bu duvar yıkıldı. Tuhaftır; Balkanlar için Türkiye yabancı bir toplum ve devlet değildir. Siyasi gerilime rağmen Sırplar ve Türkler birbirini yadırgamaz. Ama maalesef Germen Avrupa’sı ve Fransa için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Onlarla aramızdaki setlerin yıkılması bu kapınınki kadar kolay olmayacağa benziyor. Karlofça Antlaşması’nda Avrupa’nın yarısı Osmanlı İmparatorluğu’nun karşısındaydı. Bugün durum değişiyor mu? Elbette müttefiklerin ön yargılarını yıkmak daha zor.
 ■ Selanik Makedonya’nın başkentidir…Bir Yunan şehriydi sanmayalım, bugün öyle… Selanik 15. asrın başında yeni bir halka kapılarını açtı. Portekiz ve İspanya Yahudileri Katolik zulmünden kaçıyordu. Önce Rumeli şehirlerinde, oradan da Selanik’te yoğunlaştılar. Selanik sadece Türk İmparatorluğu’nun değil, bütün Akdeniz’in en kalabalık Yahudi metropolü oldu…
■  Selanik’in bütün Akdeniz milletlerini ve hatta bütün Avrupalıları toplayan kozmopolit ortamında yeni bir hayat tarzı ve dünyaya açık kapıları vardır. Osmanlı Meşrutiyeti orada yeşermiştir. Makedonya büyük komutanlar yetiştirir; Büyük İskender, Justinyen ve Mustafa Kemal’in milletlerin kaynadığı bu bölgeden çıkması hiç de tesadüf değildir.
■ Malta, tıpkı Viyana gibi, yayılmanın sınırını oluşturuyor ve küçük Malta Adası, Türklere karşı Batı medeniyetini korumakla övünüyor. Bu Avrupa tarihçiliğinde yaygın bir duygu; Viyana ve Avusturya, Krakow ve Polonya da aynı slogan ile yaşar. 
İlber Ortaylı, İlber Ortaylı Seyahatnamesi, Kronik Kitap, İstanbul 2017, 280 sayfa, 13, x 21 cm.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder