“İstanbul'da Yaşama Sanatı”

Bir şehirde yaşamak, bir şehri yaşamaktır; oranın misafiri olmaktan çok daha fazlasıdır. Hele ki yaşadığınız şehir tarihin en yaşlı ve buna rağmen hala genç kalabilen bir "imparator şehir"iyse, İstanbul'sa, o şehri yaşamaya dair öğreneceğiniz çok şey var demektir. Mimarî yapıların, yolların ve durakların ötesinde, bir şehrin ruhunu, havasını, mimarisinde gizlenen ince ayrıntıları herkesten farklı, herkesten daha anlamlı görmek istiyorsanız bir şehir rehberinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaksınız. Topkapı Sarayı Müze başkanı Doç. Dr. Haluk Dursun*, "İstanbul'da Yaşama Sanatı" ile, uzayıp giden otomobil farlarının, ses ve çevre kirliliğinin ötesine, İstanbul'un tatlı sularına, gerçek bir İstanbul ruhu ile tanışmaya sizi davet ediyor.
Bir şehri şehir yapan, oradaki kendine özgü yaşama imkânları, renkleri çeşitlilikleri, havasıdır. Eğer bütün bu bileşimleri, armoniyi farkedemez, onu sindiremez, o güzellikleri idrak edemeyip oradaki yaşama sanatını gerektiği gibi icra ve tatbik edemezseniz, o şehirde bulunuyor, vakit geçiriyor, hatta doğup ölüyor, ama o şehirdeki yaşama sanatının farkına varamıyorsunuz demektir. (s.29'dan)
 "İstanbul'da Yaşama Sanatı" başlıbaşına bir nostalji antitezi. Dursun bu kitapta eskiye methiyeler düzmeye, başta ekmekler olmak üzere herşeyin bozulduğunu öne sürmeye karşı çıkıyor ve "görmek isteyenlere" günümüz İstanbul'unun hâlâ diri kalan güzelliklerini işaret ediyor ve ekliyor:
"Ele geçmezse eğer sevdiğimiz,

Çare ne? Eldekini sevmeliyiz!"

Yeni Valide Camii Duvarında Bir Kuşevi
İstanbul bunca yıl elbette ki değerlerinden çok şey yitirdi. Gerek doğal afetler, gerek idarî hatalar İstanbul'a çok şey kaybettirdi. Ancak bu "yaşlı kadın" o kadar zengin ki, hala kollarında bilezik misali duran camileri, boynunda altın misali parıldayan gerdanlığı; köprüleri, kiliseleri, tekkeleri, mevlevîhaneleri var. İşte "İstanbul'da Yaşama Sanatı" bu zenginlikleri keşfetmeye, ince bir İstanbul ruhu tatmaya güzel bir vesile. 

Dursun, bu kitabında sadece İstanbul'un mimarîsini değil, flora ve faunasını, erguvanlarından çınarlarına, ispinozlarından bülbüllerine kadar tüm güzelliklerini ifşa ediyor. Ağaç ve kuş seyrinin hangi ayda nerede yapılabileceğinden, en güzel salebin, çayın nerede içilebileceği, en eski tarihî lezzetleri, en güzel hatları, kuş evlerini, en hakim manzaraları ve İstanbul'u en çok seven çiçekleri sözlerinizin önüne seriyor.

Kitaptan bazı anekdotlar:
■ Türklerin İstanbul'a en büyük katkıları, bir Boğaziçi kültürü ve medeniyeti meydana getirmeleridir. Dünyada suyla sevişen, suya en iyi uyum sağlayan ev türleri -yalı- su üzerinde yüzen sandal türlerini -kayık- Türkler bulmuşlardır. (s.22)
■ Öncelikle mutlaka bu şehirde nostaljiye takılmamak, mazide kalmamak, ah'lar vah'lar arasında sıkışmamak, yaşayanın, mevcudun, kalabildiği kadarıyla eldekinin tadını çıkarmanın peşinde olmalıyız. İstanbul'da yaşama sanatının sanat haline gelebilmesi için bu tarihî şehir iyi tanınmalı, yedi tepesinden kıyısına, parkından dağına, tarihî Osmanlı çınarlarından taşlardan fışkıran Centrantus Ruber'lerine kadar iyi bilmek gerekir. (s.30)
■ İstanbul'da Erguvan zamanı [Nisan-Mayıs] Boğaz'da, Kuruçeşme'de, Mihrabat'da seyre çıkmak, Salacak sırtlarında, Bebek tepelerinde, hisarların üstünde bu aziz şehre bir tepeden bakmak...Fenerbahçe'de, Kalamış'ta, Moda'da Topkapı Sarayı üzerinden kızara kızara bir gurubu seyretmek, Ağustos ayında Kanlıca Körfezi'nde mehtaba çıkmak...hâlâ kalabilen birkaç İstanbul konağında, yalısındaki mor salkımların izlerini arıştırmak, Baltalimanı'ndaki o tarihî manolyaların bir yaz sonu kokusunu duyuvermek gerektiğini idrak etmek şarttır. (s.30)
■ Günümüzde yeni yapılan camilerde duvar yüksekliği, minare uzunluğu gibi ölçüler lüzumsuz bir kaygıyla abartılmakta ve ortaya ahenksiz, nisbetsiz, devasa fakat sevimsiz mabetler çıkmaktadır. Halbuki bütün camilerin abidevî, çok yüksek ve minareli olması şart değildir. Osmanlı, İstanbul'da mahalle içlerinde, mütevazı eserlerde ahşap çatısıyla, köşk minareleriyle önümüze ve gözümüze birçok güzel örnek koymuştur, ama görene! (s.54)
■ Eski İstanbul, Bizans'tan kalan suriçi bölgesi, "nefs-i İstanbul" ve "bilâd-ı selâse" denilen beldelerle (Eyüb, Üsküdar, Galata) mücavir alanlardan meydana gelmiştir.  Bu mücavir alanlar Boğaziçi , Kâğıthâne-Sadâbad, Kadıköyü yakası  ve Adalarla sınırlandırılır. Ama hasseten İstanbul denince sadece "suriçi" anlaşılır. (s.70)
■ İstanbul bir İmparator şehir. Roma'nın, Bizans'ın, Osmanlı'nın şaheserlerini bünyesinde toplamış. Tabiatın ona sunduğu muhteşem konumunu büyük sanatkârların güzel eserleriyle uyum içinde gözler önüne sermiş. Geçen yüzyıllar bu şehri her bakımdan yıpratmış çaptan düşürmüş, ama cami yıkılsa da mihrap yerinde kalmış. (Arka kapaktan)
Haluk Dursun, "İstanbul'da Yaşama Sanatı", Timaş Yayınları, İstanbul Haziran 2012, 320 sayfa, 13,5 x 21
___________________
* Doç. Dr. Ahmet Halûk Dursun: 1957 Hereke doğumlu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde, Sonçağ ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kürsüsü'nden mezun oldu.1982'den itibaren Marmara Üniversitesi'nde Avrupa, Bizans ve Türk kültür tarihi dersleri vermektedir. 2006-2012 yılları arasında Ayasofya Müzesi Başkanlığını yürüten Dursun, 2009- 2011 yıllarında Ayasofya Müzesi Müdürlüğü görevini de üstlendi. Halen 2012 Temmuz ayı itibariyle getirildiği Topkapı Sarayı Müzesi Başkanlığı görevini sürdürmektedir. Ayrıca Beyoğlu ve Fatih Kent Konseyi üyesidir. "İstanbulda Yaşama Sanatı""Nil'den Tuna'ya Osmanlı" ve "İncir Çekirdeği" eserlerinden bazılarıdır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder