Kâşgarlı Mahmud ve Lugâtının Hikâyesi

Dîvânü Lugâti't Türk
Kâşgarlı Mahmud’un büyük lugâtına son noktayı koyuşundan bugüne tam 940 yıl geçti. Fakat onun hep gölgeler ardında kalan yaşam öyküsü ve eserini hangi şartlarda yazdığı halen tam olarak aydınlanmış değildir. Biz, Türk dilinin Orhun abidelerinden sonraki en büyük kaynaklarından biri olan Kâşgarlı’nın kim olduğundan, onun çalkantılı yaşamından, dil ve dünya görüşünden ve tabii ki Dîvân-ı Lugâti't Türk'den bahsedecek, elimizdeki veriler ışığında onun yeni bir yaşam kurgusunu oluşturarak yeni sorular soracağız.

Öncelikle: Kimdir Kâşgarlı Mahmud?

Kâşgarlı Mahmud'un soykütüğü
Her ne kadar “Kâşgarlı” namı ile ün salmışsa da aslen Barsgan’da 1008’de doğmuş bir Karahanlı (ya da tarihî adıyla Hakanlı) soylusudur. “Kâşgarlı Mahmud” ismi devrin koşullarına göre tam bir adlandırma sayılmaz. Eğer Karahanlı saraylarında bir kimse onunla tanışmak isteseydi, kendisini; “Yusuf Kadır Han oğlu Muhammed Buğra Han oğlu Hüseyin Çağrı Tegin oğlu Kâşgarlı Mahmud,” diye tanıtması beklenirdi. Onun soyu İslâmiyeti seçen ilk Türk kağanı Satuk Buğra Han’a kadar dayanır. Büyük dedesi Yusuf Kadır Han 1026’da başşehir Balasagun’u fethetmişti. Dedesi Muhammed Buğra Han da başlangıçta Talas (Taraz) ve İsfîcâb’da hüküm sürmekteydi, daha sonra kendisini Doğu Karahanlı büyük kağanı ilân edecekti. Babası Hüseyin Çağrı Tegin ise tahtın en önemli adaylarından biriydi. Rivayetlere göre annesi Karahanlı ülkesinin önde gelen âlimlerinden Hoca Seyfeddin Büzürgvar’ın kızı Bûbî Rabiâ’dır ve onun kültürlü bir hatun olması Kâşgarlı’nın iyi bir eğitim görmesinde etkili olmuştur.  Zaten Kâşgarlı da kendisini Dîvânü Lugâti’t Türk’te (DLT) “Türklerin en köklü kişisi” diye tanıtır, Türkçe hakkındaki bilgisiyle haklı olarak övünüp kargı kullanmaktaki maharetinden bahseder. Ne yazık ki eserinde kendisi hakkında verdiği bilgiler bunlarla sınırlı kalır.

Kâşgarlı’nın aldığı eğitim konusunda da rivayetler imdada yetişiyor; mektebe Opal’de başlayan genç Mahmud daha sonra Kâşgar’daki Medrese-i Hamidiye ve Medrese-i Sâciyye’de okumuş. DLT’de aktardığı bir hadise kaynak olarak gösterdiği Şeyh İmâm ez-Zâhid Hüseyin b. Halef-el Kâşgarî’nin de Mesrese-i Sâciyye’den hocası olduğu sanılıyor. Öğrenimi sırasında devrin klâsik ilimlerini ve Arapça ile Farsça’yı öğrenmiştir. Doğduğu bölgeye atfen yapılan tahminlere göre Yağma ve Türkeş Türkçesiyle konuşmaktaydı.

Çalkantılı Bir Yaşam: Suikast, Darbe, Kaçış ve Seyahatler

Kâşgarlı Mahmud
Kâşgarlı’nın dedesi Muhammed Buğra Han 1056’da kendisine saldıran kardeşi Arslan Han Süleyman’ın ordularını yenerek onu esir aldı. Bu olaydan hemen sonra da kendisini Doğu Karahanlı Ülkesi’nin büyük kağanı ilân ediyordu. Ancak fazlasıyla yaşlı olan Buğra Han, ertesi yıl tahtını oğlu, (Kâşgarlı’nın babası) Hüseyin Çağrı Tegin’e bırakmak istedi. Kut, Kaşgârlı Mahmud’un soyuna gülüyor gibiydi. Ancak hiçbir şey beklendiği gibi olmadı; Buğra Han’ın diğer karısından olma İbrahim Tegin, annesinin bir planıyla tahtı ele geçirdi: Hüseyin Çağrı Tegin’in tahta çıkış merasimi esnasında büyük bir katliam yaşandı; muhtemelen yemeklere katılan zehirle Kâşgarlı’nın babası, dedesi ve hemen hemen bütün ailesi öldürüldü. Kâşgarlı Mahmud bu faciadan kurtulmayı başardı ve rivayete göre Pamir Dağları arasındaki Muk Geçidi’ni güçlükle geçerek Kâşgar’ı terk etti. Bundan sonraki hayatını Batı Karahanlı arazisinde, Maveraünnehir gibi mekânlarda ve çeşitli Türk boyları arasında lugâtı için bilgi toplamakla geçirdiği düşünülebilir. Kendisi de eserine hemen hemen bütün Türk topluluklarını gezdiğinden bahsetmiştir. Tahminlere göre bu geziler 1057’den 1072’ye kadar sürer.

Kâşgarlı'nın Türk Dünyası Haritası
Kâşgarlı’yı memleketinden ayrılmaya zorlayan sebepler kısa bir süre sonra ortadan kalkmış görünüyor. Çünkü ailesini katleden amcası İbrahim 1059’da Barsgan hakimi olan Yinal Tegin’e saldırıyor ve yenilerek ölüyor. Bu durumda Doğu Karahanlı tahtında meydana gelen boşluk Kâşgarlı’yı düşündürmüş müdür, kendisine herhangi bir çağrı ulaşmış mıdır, bilemiyoruz. Ama Kâşgarlı’nın bu sırada lugâtı için Türk obalarına çıkarak sözlü edebiyat araştırmaları yapmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Kâşgarlı ile ilgili akla gelen bir soru da; 1037’de ölen İbn Sînâ, 1048’de doğan Ömer Hayyam, 1019’da doğan "Kutadgu Bilig" yazarı Yusuf Has Hâcib gibi çağdaşlarıyla bağlantı kurup kurmadığı, Selçuklu sarayına uğrayıp uğramadığıdır. Hayatlarını daha çok İran içlerinde geçiren ilk iki isim için bu ihtimal zor görünüyorsa da Kâşgarlı ile yine soylu bir isim olduğu bilinen Balasagunlu Yusuf Has Hâcib’in karşılaşma ihtimalleri yüksektir. Elbette her ikisinin de eserlerinde bu konuya dair herhangi bir bilgi yok. Kâşgarlı’nın lugâtında bir kelime için verilen örnekte Melikşah’ın karısı Karahanlı Terken Hatun’a yazılmış bir koşuk olması onun hatun vasıtasıyla Selçuklularla iletişime geçmiş olabileceğini düşündürüyor. Bahsi geçen koşuk günümüzün Türkiye Türkçesi ile şöyledir:

“Terken Hatun katına sun benden bir koşuk,
De ki, ‘hizmetkârınız sizden yeni hizmetler bekler’
Bulutu yağdırır hep saf altın damlar
Aksa seli üzerime, sonuz sevincim olur
Kurmuş dünya pususunu, kılmış onu yaralı
İlâç, çare arayıp sizde bulur yakıyı!”

(DLT, 1985: I, s.406.)

Bu şiir, Kâşgarlı’nın karanlıklar içerisinde bir yalazlanıp bir kaybolan hikâyesi için bir ipucu ve yeni bir soru kaynağı: “Acaba Kâşgarlı Bağdat’taki Halifeye eserini sunmak için bir himaye ve aracılık umuduyla Selçuklu sarayına uğradı mı?” Elimizdeki veriler ne yazık ki henüz bu sorunun cevabını bulmaya el vermiyor.

Kâşgarlı, Bağdat’a uğramadan önce son bir kez Kâşgar’a uğradı. Yaptığı araştırmalar doğrultusunda Kâşgar’da başladığı eserini Bağdat’ta sonlandıracaktı. Yine rivayetlerden edinilen bilgilere göre; eserini tamamladıktan sonra 1080’de Kâşgar’daki Opal Köyü’ne dönerek Mahmudiye Medresesi’ni kurdu ve 1090’da 82 yaşındayken (diğer bir bilgiye göre ise 1105'te) vefat etti. Türbesi Opal’de bulunmaktadır.

Dîvânü Lugâti’t Türk ve Kâşgarlı’nın Dil ve Dünya Görüşü

Dîvânü Lügâti't Türk'ün mukaddimesi
Kâşgarlı Mahmud DLT’den önce "Kitâbü Cevâhiri’n Nahv fî Lügâti’t-Türk" adlı, Türkçenin dil bilgisi kurallarını anlatan bir eser yazmıştır. Günümüzde kayıp olan bu esere Kâşgarlı DLT’de bazı atıflar yapar. (Avrasya Yazarlar Birliği, Kâşgarlı’nın kayıp eseri Cevâhiri’n Nahv’i bulanı 1000 cumhuriyet altını ile ödüllendireceğini ilân etmiştir.)

1072’de Bağdat’a gelen Kâşgarlı, eserinde de belirttiği üzere 25 Ocak 1072’de yazmaya başladığı lugâtını 12 Şubat 1074’de tamamlamış, birkaç düzenlemeden sonra da 1077’de Abbasî Halifesi Muktedî Biemrillah’a sunmuştur.

Dîvân-ı Lugâti’t Türk (Türk Lehçeleri Sözlüğü: ديوان لغات الترك) bir Türkçe-Arapça sözlüktür; yani madde başlıkları Türkçe olarak verilmiş ve kavramların Arapça açıklamaları karşılarına yazılmıştır. Kitabın ana amacı; Araplara Türk dilini öğretmektir. Artık Arap-Abbasî Halifesinin koruyuculuğunu -1060’da Tuğrul Bey’in Halifeyi Besasirî’nin esaretinden kurtarmasına da bakılırsa- Türkler üstlenmektedir. 1071 Malazgirt Muharebesi’nde artık daha açıkça görüldüğü üzere tüm İslâm coğrafyasında bir Türk çağı başlamaktadır. Ayrıca Kâşgarlı Türkçe ile Arapçanın at-başı, yani eşit değer ve zenginlikte olduklarını da vurgulamaktır. Bu görüşlerini eserinin mukaddimesinde, yer yer bazı hadis aktarımlarına da yer vererek şöyle açıklar:

Kâşgarlı Mahmud Heykeli, Opal
"Şimdi bundan sonra Muhammed oğlu Hüseyn, Hüseyn oğlu Mahmud der ki: Tanrı'nın devlet güneşini Türk burçlarından doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi; onları herkese üstün eyledi; kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi; bu kimseleri kötülerin -ayak takımının- şerrinden korudu. Okların dokunmasından korunabilmek için, aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleri ile konuşmaktan başka yol yoktur... And içerek söylüyorum, ben Buhara'nın sözüne güvenilir imamlarının birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senetleriyle bildiriyorlar ki; yalavacımız (peygamberimiz) kıyamet belgelerini, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada; ‘Türk dilini öğreniniz; çünkü, onlar için uzun sürecek egemenlik vardır,’ buyurmuştur. Bu söz (hadis) doğru ise (sorgusu kendilerinin üzerine olsun) Türk dilini öğrenmek çok gerekli (vâcib) bir iş olur; yok bu söz doğru değilse akıl da bunu emreder...Türk dili ile Arap dilinin atbaşı beraber yürüdükleri bilinsin diye Halil b. Ahmed’in Kitabü'l-Ayn'ında yaptığı gibi, kullanılmakta olan kelimelerle bırakılmış bulunan kelimeleri bu kitapta birlikte yazmak ara sıra yüreğime doğar dururdu." (DLT, 1941: I, 3-4,6)
Bir başka yerde Kâşgarlı, millî hislerinin oldukça canlı olduğunu şu sözleriyle açığa çıkarır:
“Yüce Tanrı; ‘benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim, onları doğuda yerleştirdim.  Bir ulusa kızarsam, Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım,’ diyor. İşte bu, Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü, Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır; onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerinde yerleştirmiş ve onlara ‘kendi ordum’ demiştir. Bununla beraber Türklerde güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü tutmak, sadelik, tevazu, yiğitlik gibi övülmeye değer sayısız iyilikler görülmektedir.” (DLT, 1941: I, 351-352)
Kâşgarlı, başta arzuladığı gibi kullanılmakta olan ve terk edilen tüm sözcükleri lugâtına almayı hedeflemişse de sonradan yalnızca kullanılmakta olanları almayı ve yabancı sözlerle terk edilmiş-kullanımdan düşmüş sözleri almamayı yeğlemiştir.

Kâşgarlı’ya göre; en arı ve doğru Türkçe tek dil bilip Farslarla karışmayan ve yabancı ülkelere gidip gelmeyenlerin dilidir. İki dil bilenler ve şehirlerde alış-verişi bulunan Türklerin dilleri bir şekilde özgünlüğünü yitirmektedir. Türk lehçelerinin en zarifi ve edebîsi Hakanlı lehçesi, en kolayı Oğuz Türkçesi, en sağlam ve doğru olanı Yağma ve Türkeş Türkçesidir. Eserde 24 Oğuz boyunun 22’sinden söz edilip damgalarını da çizmiştir.

DLT’de yaklaşık 8000 Türkçe madde başı söz bulunur. Bu sözleri örneklendirmek amacıyla da Türkçe atasözleri ve şiirlerden bazı aktarımlar yapar. Madde başlıkları harf sırasına göre değil, Arapça imlâ yapısına göre dizilmiştir; sözcükler içerdikleri ünsüz sayısına göre sıralanır ve kitap sekiz ana bölümden oluşur.

İlk Türk Dünyası Haritası/Planı

Kâşgarlı Mahmud bir coğrafyacı değildi; fakat bir dil-kültür araştırmacısı ve dolayısıyla da bir seyyah olarak ilk Türk dünyası haritasını/planını çizmiş ve tarihte ilk defa Japonya’yı (Cabarka) göstermiştir. Onun DLT’de yer alan bu çizimi kartografik standartlarla incelendiğinde hatalarda doludur ve hatta belki harita bile sayılmaz. Ancak, eserinde bahsettiği bir çok Türk boyunu ve ilişkili oldukları toplumları göstermede basit bir plan çizimi olarak oldukça faydalıdır.

Yazmanın Öyküsü ve “Dîvân-ı Lugâti’t Türk Sadakası”

Lugât'ı keşfeden Ali Emîrî Efendi
Kâşgarlı Mahmud’un eserini Abbasî Halifesi’ne sunuşundan sonra kitap ne oldu, hangi kütüphanelerde saklandı, bilemiyoruz. Bugün elimizde mevcut olan eser, Kâşgarlı’nın bizzat yazdığı nüsha olmayıp onun orijinal yazmasından bir çekim/istinsah/kopyadır. Ciltli, büyük boy ve 319 yaprak/638 sayfadan oluşan yazma bugün İstanbul/Fatih Millet Kütüphânesi’nde “Arapça, nr.4189” ibaresiyle kayıtlıdır.

Millet Kütüphânesi’ndeki DLT istinsahı, 1 Temmuz 1266’da Muhammed b. Ebû Bekir b. Ebû’l-Feth es-Sâvî adında biri tarafından Şam’da çekimlenmiştir. Bu tarihten sonra asıl eserin ve kopyanın nerede ve kimlerin elinde oldukları bilinemiyor. Ancak 14.y.y’dan itibaren yazılan bazı eserlerde DLT’den bahsedildiği görülmektedir: Ebû Hayyân el-Endelüsî (ö.1344) “Kitâbü’l-İdrâk li-Lisâni’l Etrâk”da, İbn Muhammed Tâcu’s Sâdât ve ‘Ünvânü’s-Siyâdât”ında (telif: 1363), Bedreddin el-Aynî  (ö.1451) “İkdü’l Cümân fî Târihi Ehli’z-Zamân”da ve kardeşi Şehabeddin Ahmed ile birlikte yazdıkları “Târihü’ş Şihâbî”de ve son olarak Kâtip Çelebî (ö.1657) “Keşfü’z Zunûn”unda DLT’ye atıf yapmış, eseri zikretmişlerdir.

Bilindiği üzere Millet Kütüphanesi, Diyarbakırlı Ali Emîrî Efendi tarafından bağış yoluyla oluşturulmuştur ve buradaki DLT yazmasını da keşfeden odur. II.Meşrutiyeti takip eden yıllarda (Bir görüşe göre 1914'te) Ali Emîrî, Beyazıt’taki Sahhaflar Çarşısı’na uğrar ve buradaki Sahhaf Burhan’dan lugâtı 30 altına satın alır. Kitabı Sahhaf Burhan’a satması için veren de Eski Maliye Nazırlarından Vanîoğlu Nazif Bey’in hısımı olan yaşlıca bir kadındır. Nazif Bey 17.y.y’da yaşayan önemli bilginlerden Vanîoğlu Mehmed Bey’in altıncı göbekten torunudur. Yani, elimizdeki DLT yazması Vanioğulları ailesinin elinde nesilden nesile aktarılmış bir yadigâr olarak II.Meşrutiyet’e kadar gelmiş ve Ali Emîrî aracılığıyla günümüze ulaşmıştır.

Ali Emîri kitabın paha biçilmez bir mücevher olduğunu düşünüyor, onu kütüphanesinin en güzel yerlerinden birinde saklıyor, kimselere göstermiyordu. Fakat eserin varlığını duyan Ziya Gökalp eseri görme fırsatını elde eden nadir kişilerden Kilisli Rıfat Bilge’ye baskı yapıyor, eserin yayınlatılması ve Türk kültür dünyasına kazandırılması için çareler düşünüyordu. Kilisli bir çare buldu; Ali Emîrî’nin dostu Adliye Nazırı İbrahim Bey’in evinde bir iftar yemeği tertiplediler ve yemeğe Sadrazam Talat Paşa’yı da davet ettiler. Sadrazam bu toplantıda Ali Emîrî’ye kitabın yayınlanması konusunu açtı ve o da memnuniyetle bunu kabul etti. Kitabı Kilisli Rıfat Arap harfleri ile Türkçe’ye çevirdi. Nihayet Talat Paşa, Ali Emîrî’ye mükâfat olarak üç yüz lira gönderdi. Ali Emîrî bu ödülü reddedip Paşa’ya şu mektubu yazdı: 

“Lütfunuza, kadirşinaslığınıza teşekkür ederim, fakat parayı kabul edemem. Çünkü vatanî, millî ufacık hizmet mukabilinde para almış olacağım. Bu ise vicdanıma ağır gelen bir şeydir, bundan dolayı size teşekkür ile beraber parayı iade ediyorum. Siz parayı yardıma muhtaç olan birkaç namuslu aileye dağıtırsanız ben size müteşekkir kalacağım gibi Cenâb-ı Hak da memnun olur. Bu sadakanın adı da Dîvân-ı Lugâti’t-Türk sadakası olsun” (Tevfikoğlu, 1989: 184-185)

Böylece günümüze değin ulaşan yazmanın, 1940'tan itibaren çeşitli dönemlerde Türk Dil Kurumu tarafından tıpkıbasımı yapıldı. Kilisli Rıfat Bilge’den sonra, Abdullah Atıf Tüzüner, Abdullah Sabri Karter ve Ahmet Besim Atalay tarafından da çevirileri yapılmıştır.

Avrasya Yazarlar Birliği’nin girişimleriyle UNESCO, Kâşgarlı Mahmud’un doğumunun bininci yılı olan 2008’i “Kâşgarlı Mahmud Yılı” ilân etmişti. Yine AYB, Kâşgarlı Mahmud adına tüm Türkî ülkeleri içine alan bir hikâye yarışması düzenlemektedir.

Bu uzun soluklu yazımızı Diyarbakırlı Ali Emîrî Efendi’nin Dîvân-ı Lügâti’t Türk hakkındaki görüşlerini paylaşarak sonlandırıyoruz: (Yazar:Emre Taş, tariheyolculuk.org, 1 Ekim 2014)
“Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir… Türkistan değil bütün cihandır. Türklük,
Türk dili bu kitap sayesinde başka bir parlaklık kazanacak. Arap dilinde Seyyibuyihin kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi gelmez… Bu kitapla Hz. Yusuf arasında bir benzerlik vardır. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana otuz üç liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere vermem…” (Tevfikoğlu, 1989: 177)
Dîvân-ı Lugâti't Türk'ten Bazı Alıntılar:
Atasözleri:
Koş kılıç kınka sıgmas
'Çifte kılıç kına sığmaz.'
Tegirmende tugmış sıçgan kök kökreginğe korkmas
'Değirmende doğan sıçan gök gürlediğinde korkmaz'
Erdem başı tıl
'Erdemin, yani faziletin başı dildir.'
Ot tise ağız köymes
' Ateş demekle ağız yanmaz'
Közden yırasa köngülden yıne yırar
'Gözden ıraklaşan gönülden de ıraklaşır.'
Tağ tağka kavuşmas kişi kişike kavuşur
'Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur.'
Öd keçer kişi tuymaz, yalanğuk oğlı mengkü kalmas
'Zaman geçer kişi duymaz, insanoğlu baki kalmaz.'
Suv körmeginçe etük tartma
'Suyu görmeden pabuç çıkarma.'
Tüzün birle uruş utun birle üsterme
'Ağırbaşlı ile vuruş, yüzsüzle yarışma.'
Neçe munduz erse eş edgü, neçe egri erse yol edgü
'Ne kadar ahmak olursa olsun arkadaş yalnızlıktan iyidir;
ne kadar eğri olursa olsun, yol yolsuz kalmaktan daha iyidir.'
Dörtlükler:
Begler atın arğurup
Kadgu anı turgurup
Mengzi yüzi sarğarıp
Kürküm anğar türtülür
'Beyler atlarını yordular, kaygı onları durdurdu, yani sardı; benizleri sarardı; sanki safran sürülmüştü'
Tumlığ kelip kapsadı
Kutluğ yayığ tepsedi
Karlap ajun yapsadı
Et yin üşüp emrişür.
'Soğuk gelip kapladı, kutlu yazı çekemedi; kar yağarak dünyayı kapattı vücut üşüyerek titriyor'
Yığlap udu artadım
Bağrım başın kartadım
Kaçmış kutug irtedim
Yağmur küni kan saçar.
'Arkasından ağlayarak bozuldum, bağrımın yarasını deştim, giden saadeti aradım, gözüm yağmur gibi kan saçar.'
Tümen çeçek tizildi
Bükünden ol yazıldı
Öküş yatıp üzeldi
Yerde kopa adrışur
'Yazın gelişi dolayısıyla, tümen tümen çiçek dizildi, yer altında yatmaktan sıkılan bitkiler yerden fışkırıyor ve birbirinden ayrılıyor.'
Yaşın atıp yaşnadı
Tuman turup tuşnadı
Adğır kısır kişnedi
Ögür alıp okraşur
'Bahar dolayısıyla: bulut şimşek çaktırdı ve bulutlar coştu; kısrakla aygır baharın geldiğini görerek kişnediler, her aygır kısrağını aldı.'
Kaçan görse anı Türk
Ayga anıg aydaçı
Munğar tegir uluğluk
Munda naru keslinür. 
'Ne zaman bir Türk görülse, halk onun için söyler; buna özgüdür ululuk, sonra sözler kesilir!'
__________________________
Kaynaklar:
■ Besim Atalay, Dîvânü Lugât-it-Türk Tercemesi, C. I,III, 1941.
■ Kâşgarlı Mahmud, Kitâbu Dîvân-ı Lugâti't-Türk, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Geleneksel El Sanatları / Kültür Eserleri Dizisi, Ankara 2008.
■ Ömer Faruk Akün, "Kâşgarlı Mahmud", DİA, c.XXV, s.9-15.
■ Mustafa S. Kaçalin, "Dîvânü Lugâti't Türk", DİA, c.IX, s.446-449
■ M.Şakir Ülkütaşır, Büyük Türk Dilcisi Kâşgarlı Mahmud, Ankara Üni. Basımevi, Ankara 1972
■ Abdülkerim Özaydın, "Karahanlılar", DİA, c.XXIV, s.404-412
■ Necmettin Hacıeminoğlu, "Karahanlı Türkçesi", DİA, c.XXIV, s.412
■ Mehmet Ölmez, "Kaşgarlı Mahmut'un Kabri ve Yurdu", TDA 14, 2004, 207-240
Prof.Dr.Ahmet B.Ercilasun, "Divânü Lügati’t- Türk’ü koruyan aile I-II", Orkun Dergisi, 67-68.Sayılar; http://www.bilinmeyenturktarihi.com/divanu-lugatit-turku-koruyan-aile.html (Erişim: 1 Ekim 2014)
Prof.Dr.Zeynep Korkmaz, "Kâşgarlı Mahmud Kimdir?", Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c.I, TDK Yay. Ankara 1995; http://www.kasgarlimahmud.org/zeynep_korkmaz.htm (Erişim: 1 Ekim 2014)
TDK, "Kaşgârlı Mahmud ve Dîvânü Lügâti't Türk", http://www.tdk.gov.tr/?option=com_dlt&view=dlt, (Erişim: 1 Ekim 2014)
■ Gülşen Seyhan Alışık, "Türk Şiir Bilgisi ve Kâşgarlı Mahmûd", Kaşgarlı Mahmud KitabıHaz. F.Sema Barutçu Özönder, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara 2008, s.407-419
 Dr. Muhtar Tevfikoğlu, Ali Emîrî Efendi, Ankara, 1989.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder