Kırım'ın “Korkunç Yıllar”ı

Cengiz Dağcı ve iki romanı: "Korkunç Yıllar"
ve "Yurdunu Kaybeden Adam"
Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Kırımlı yazar Cengiz Dağcı'nın (1919-2011) yazdığı romanlar Kırım'ın ve Kırım Tatarlarının acılı tarihine, adeta uzanılsa dokunulacakmış hissi veren bir gerçeklikle ayna tutuyor.

Kırım/Yalta'nın Gurzuf köyünde 9 Mart 1919'da dünyaya gelen Dağcı, Kırım Tarihinin en hassas dönemlerinden birine bizzat tanık olarak romanlarını gözlemleri ve yaşantıları üzerine kurdu. Çocukluğunu kıtlık, yoksulluk ve Rus emperyalizminin baskıları altında geçiren yazar, yüksek tahsiline başladığı yıllarda II.Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle SSCB ordusuna alındı ve 1941'de Almanlara esir düştü. Esir kamplarında geçirdiği aylar da romanlarına ilham verdi. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığındı. 1946’da Londra’ya yerleşti ve bundan sonraki hayatı da güçlükler içerisinde geçti. İşte yazar bu zorlu hayatının müşahedelerini ilk kitapları olan "Korkunç Yıllar" (1956) ve "Yurdunu Kaybeden Adam" (1957) adlı seri kitaplarına nakış nakış işlemiştir.

Kırım, 1783'te Rusya tarafından ilhâk edilmesinden beri yoğun bir idarî-kültürel müdehaleye maruz kaldı. Bu tarihten sonra Kırım Tatar halkının ellerinden topraklarının alınarak Rus ve diğer Hristiyan unsurlara verilmesi, Kırım Tatarlarının askere alınması, kolhozloştırma, zorunlu göçler ve dinî-millî değerlerin tahribi Kırım'da sıkça rastlanır durumlar oldu. Hatıralarında “Ben yalnızca Kırım’ın yazarı değilim ama Kırım’ın faciasını bütün gerçeği ve içtenliğiyle yalnız ben yazabilirdim” diyen Dağcı, romanlarında da işte bu "Korkunç Yıllar"ın müşahitliğini yapmaktadır. 

"Korkunç Yıllar," yazarın Yaşar Nabi ile kurduğu temas sonrası Türkiye'de ilk kez 1956'da Varlık Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Daha sonra yazarın tüm eserleri Ötüken Neşriyat tarafından Türk okuyucusu ile buluşturulacaktır. Dağcı, Türkiye'ye hiç gelmediği halde "Türkçe bana anamın konuştuğu dil" demiş ve yazı dili olarak Türkiye Türkçesini benimsemiştir.

"Korkunç Yıllar", Genç Cengiz'in "Yurdunu Kaybeden Adamın"ın da ana karakteri olan Sadık Turan'la tanışmasıyla başlar. Böylece gerçek hayatla kurgusal hayat temas ettirilir. Daha sonra her iki roman da Sadık Turan'ın dilinden bir hatırât gibi akıp gider. Gerçeklik her iki romanın da sayfalarına sinmiştir. Dağcı'nın tecrübeleri çoğu zaman Sadık Turan'ın anıları olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, "Yurdunu Kaybeden Adam"da Londra'daki Türk büyükelçiliğine gidip vatandaşlık başvurusu yapan, bunun üzerine Türkiye'de bir yakını olup olmadığının sorulmasıyla "Türkiye'de herkes benim yakınım" cevabını veren ve müracaatı kabul edilmeyen Sadık Turan, Cengiz Dağcı'nın ta kendisi olarak görünür. Tabiî ki eserin bir hatırât değil de bir roman olması, içerisinde her zaman kurgu unsurlarının bulunabileceği anlamına geliyor. Nitekim Dağcı da sağlığındaki röportajlarında Sadık Turan=Cengiz Dağcı denklemine karşı çıkmış fakat onunla arasındaki bağı da reddetmemiştir.

"Kırımlı: Korkunç Yıllar" adlı sinema filminde
Sadık Turan'ı canlandıran Murat Yıldırım.
Romanda Sadık Turan'ın babası hükümet tarafından tutuklanır ve bir süre hapsolunur. Ailesi evlerinden çıkarılarak yerlerine bir Rus aile yerleştirilir. İşsizlik ve açlık da Turan'ın tüm bu acılarına tuz biber eker. Kırım camilerinin minarelerine çıkanlar artık müezzinler değil, onları yıkmak isteyen Sovyetler Birliği askerleridir. Tatarlar tüm kızgınlıklarına rağmen Sovyet ordusuna katılmaya mecbur olurlar. 1926-28 yılları arasında Arap alfabesinden Latin alfabesine geçen Kırım Tatarları Türkiye ile irtibatın kesilmesi amacıyla bu kez de Kiril alfabesine geçirilirler. Kahramanımız Turan gibi bir çok Tatar Almanlar'a esir düşer. Almanların, çerçevesi belirlenmiş bir Kırım politikası bulunmuyor ise de görünen uygulamalarından biri Kırımlı Tatar esirlerden bir birlik oluşturarak "Türkistan'ın istiklâli" için savaşa sürülmeleridir. Turan acılı esaret yıllarının ardından yeniden eline silah alır. Fakat bu kez "Alman üniformasıyla" ve "Türkistan için." İşte "Korkunç Yıllar" ve "Yurdunu Kaybeden Adam" Sadık Turan'ın ve onun şahsında tüm Kırım Tatarlarının iki emperyalist devlet arasında kalan bu garip, heyecanlı ve bir o kadar da dramatik hikâyesini anlatmaktadır. Yazarın sade ve akıcı üslubu olayların hareketliliğiyle de birleşince soluksuz okunacak iki roman karşımıza çıkar. 
"Kırımlı: Korkunç Yıllar" filminin gala afişi.

Bu iki eserin insanı alıp götüren hikâyesi yakın zaman önce Türk sinemasında da yankı buldu ve "Eskişehir 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti" projeleri kapsamında "Kırımlı: Korkunç Yıllar" filmi çekildi. Filmin galası 27 Mayıs 2014'te Eskişehir'de yapıldı. Senaryosunu Attila ve Nil Ünsal'ın uyarladığı, yönetmenliğini Burak Arlıel'in yaptığı filmde başrolleri Murat Yıldırım, Selma Ergeç, Bülent Alkış, Gülçin Santırcıoğlu ve Burç Kümbetlioğlu paylaşıyor.




Korkunç Yıllar'dan bazı bölümler:
"Baktım. Minare şöyle bir sallandı. Beni yaşatan bir şeydi bu sallanan... Titreyen ellerimle, Süleyman'ı yakaladım. O beni anlamıyordu. Bana bakmıyordu bile. Gözleri minarede, olanı hoş bulmuş bir çocuk heyecanıyla bağırıyordu: 'Devriliyor! Devriliyor!' Bir daha baktım. Tokal camisinin minaresi gözümden kayboldu. Minareyle birlikte bahçenin güzelliği de söndü. Yeşilliklerin arasından göğe renksiz bir duman yükseliyordu. Ben bütün benliğimle hâlâ içimde sallanan o şeyin esiriydim. Minare yıkıldı gitti, ben ne yıkılabiliyor, ne de ayakta durabiliyordum (...) Minare devrildi, minareyle birlikte, içimde beni yaşatan bir şey de yerle bir oldu... (s.25-26)
"Bu teklifi reddetmenin hem bizim, hem de bütün ailemizin başına yeni felaketler açacağını biliyordum. Süleyman beni incitmek istemiyordu, ama bir yandan da komiser Şişkof'un bu teklifine içinden seviniyordu. Aynı günün akşamı, meseleyi babama anlattım. Şişkof'a red cevabı vermenin çok hatalı olacağını o da tasdik etti. Süleyman geldi, subay okulunu, bizi bekleyen yeni hayatı uzun uzadıya konuştuk..." (s.42)
"Gazetelere bakıyorum. Hep Tatar sözleri, hep Tatar kelimeleri Rus harfleriyle yazılmış (...) Neden bilmem, bir çocuğun sınıfta karatahtaya Rus harfleriyle Tatarca yazan elini görür gibi oluyorum. Küçük bir el; vücut, kafa, göz yok; yalnız zayıf bir el gözlerimin önünden gitmiyor. Ağlamak, hayır, gülmek istiyorum. Mektuplarında, babama, bana eski destanlarımızdan birkaç satır gönder diye yazacak olsam, babam bana, "Siyer-i Nebi"yi, "Çora Batır"ı bu harflerle mi gönderecek?" ( s.47-48)
"Meydan, mahşer gibi kalabalıktı. Esirlerin çoğu gömleklerinde, pantolonlarında bit ezmekle meşguldü. Bazıları o derece bitliydi ki, gömleklerinden avuç avuç bit alıp yanlarına bırakıyorlardı. Orada burada hareketsiz yatan esirler göze çarpıyor, ölü mü, diri mi oldukları belli olmuyordu. Bazıları gözleri yerde, bunamış gibi dolaşıyorlardı. Yerde yatan bir vücudun ölü olduğu ancak iki, bazan üç dört gün sonra, kokmağa başladıktan sonra anlaşılabiliyordu. Ölüleri, bir duvarın dibine, odun yığar gibi yığıyorlardı..." (s.133)
"Yavaş yavaş etrafa karanlık çöküyor; uzaktaki kamyonlar farlarıyla yolun sağ tarafından yolu aydınlatıyorlar. Çöle çıkıp kamyon farlarının ışığı altında uyuyoruz. Geç vakit, gök gürültüleri ve yıldırımlarla karışık müthiş bir yağmur başlıyor. Gece yarısı dağılan bulutların arasından beliren ayın ışığında, çamurlar içinde yatan esirlerin görünüşü, Dante'nin 'Cehennem'ini bile unutturabilirdi." (s.155)
"Ölülerin üzerine hemen  aç sırtlanlar gibi insanlar üşüşüyorlar. Üstlerinde, başlarında ne varsa alıyor, soyup soğana çeviriyorlar. Ölüler soğuğu duymaz çünkü onların ayakları bizim ayaklarımız gibi üşümez! O vücutlar hiçbir işe yaramıyor artık! Kara enselerinden, kirli saçlarından bitler bile kaçışıyor. Bazan hastanın öleceğini hissederek, etrafında saatlerce evvel toplanıp, kedi gibi sabırla, hastanın gözleri içine baka baka, canının çıkmasını bekleyen, gözliyen, hattâ biçarenin başucunda esvabı için boğuşanlar bile oluyor." (s.171)
"Tatar'ım. Ana yurdum Kırım. Orada doğdum, orada büyüdüm. Asker oldum. Almanya'ya karşı harb ettim. Günün birinde cephede esir düştüm. Bir yıl esir kaldım. Esirlikte hayat zordu. Hayat bize orada işkence oldu. Dayandım gene de. Hayata kırılmadım bile! Sonra harb ettiğimiz Almanlar tarafından serbest bırakıldık. Müttefik olduk onlarla. Alman üniforması giydik. Her şeyden önce, Almanlar hesabına Ruslara karşı savaşmaya yemin ettik. Doğru muydu bu? Bilmiyorum. Doğru, yanlış; kalbimin bana emrettiğini yaptım. Belki o günler hayatı olduğu gibi gördüm. Ama hayatın başka yolları varmış, ben ne bileyim!" (s.250)
Cengiz Dağcı, "Korkunç Yıllar", Ötüken Neşriyat, İstanbul Nisan 2014, 254 sayfa, 12x19,5 cm
Cengiz Dağcı, "Yurdunu Kaybeden Adam", Ötüken Neşriyat, İstanbul Temmuz 2014, 246 sayfa, 12x19,5 cm
Not: "Korkunç Yıllar" romanını tetkik edebilmemiz için adresimize kadar gönderme nezaketinde bulunan Ötüken Neşriyat'a ve editörleri Kadir Yılmaz'a teşekkür ederiz.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder