IV.Murad'dan Avcı Mehmed'e Dinî Kriz


Kadızadelilerin, daha doğrusu onların düşünce önderi Mehmed Birgivi’nin temel düşüncesi, Kur’an ve sünnet dışında halk arasında yaygın her türlü bid’at’ın temizlenmesiydi. İslam tarihinde bunalım dönemlerinde benzeri hareketler daima görülmüştür. XIII. yüzyılda Hanbeli İbn Taymiyye (1268-1328) bu hareketi temsil eder. O zaman İslam dünyası Moğol istilasıyla derin bir bunalım içindeydi. Birgivi, Kanuni döneminde devlet ve toplum hayatında ortaya çıkmış olan yolsuzlukları, din hayatındaki sapmalarda aradı ve ulema karşısında düşüncelerini çekinmeden savundu. 


Birgivi, para vakfı konusunda Ebussuud Efendi’ye karşı çıkmış, para vakfının Şeriat’a aykırı olduğunu öne sürmüştür. Hanefi mezhebinin tefsirini temsil eden Ebussuud, para vakfının toplumda dini hayırlı işlere vesile olduğunu ileri sürerek Birgivi’ye yanıt vermiştir. Verdiği ateşli vaazlara rağmen bir neticeye ulaşamayan Birgivi, halkın alışkanlıklarından vazgeçmeyeceğini görünce Edirne’den İstanbul’a gelerek bir Bayramiyye tekkesinde inzivaya çekildi. Ancak bir süre sonra tekkenin şeyhi Abdullah Karamani’nin tavsiyesiyle insanları aydınlatmak için medrese hocalığına geri döndü. II. Selim’in hocası Birgili Ataullah Efendi’nin Birgi’de yaptırdığı medreseye müderris oldu.   Birgivi’nin Kadızadeliler hareketine yön veren eserleri, ‘‘Tarikat-ı Muhammediye’’ ve ‘‘Vasiyetname’’ başlıca eserleridir. Birincisi bir ilmihal kitabıdır, diğer kitabı ise vaazlarını içerir. İmam Birgivi’nin fikirleri, XVII. yüzyılda Kadızadeliler hareketi ile en parlak günlerini yaşadı. Ancak XVII. yüzyılın sonlarında Kadızadelilerin etkisini kaybetmesinden sonra da Birgivi’nin fikirleri çeşitli çevrelerde kabul buldu. 1573’te İstanbul’a döneceği sırada İmam Birgivi vefat etti. Birgivi’nin bid’at gördüğü uygulamalar arasında kabir ve türbe ziyaretleri vardır. Ama bugün kabrinin bulunduğu Birgi’ye on binlerce kişi İmam Birgivi’nin türbesini ziyaret edip dertlerine çare olsun diye ona dua ederler. Bu durum ömrünü bu gibi bid’at addettiği meseleleri ortadan kaldırmak için uğraşan birinin traji-komik sonu olsa gerektir.

Kadızade Mehmed Efendi
Kadılardan Doğani Mustafa Efendi’nin oğlu olan Kadızade Mehmed Efendi 1583’te Balıkesir’de doğmuş ve burada Birgivi Mehmed Efendi’nin talebelerinden ders görmüştür. İstanbul’a gelerek tahsilini tamamlayıp icazet almıştır. Bir ara Terceman Yunus tekkesi şeyhi Ömer Efendi’ye intisap ettiyse de düşünce dünyasıyla uyuşmadığından tekkeden ayrılmıştır. Kürsülerde vaaz vermeye ve nasihat etmeye başlamıştır. Topluluğun alakasını çekebilecek mevzuları seçmekte bir psikolog mahareti gösterdiği anlaşılan Kadızade, bilhassa bilgisi zayıf ve cahil kimseler üzerinde etkili olmaktaydı.  Halveti ve Mevleviler hakkında ‘‘tahta tepenler, düdük çalanlar’’ diyerek, sema ve devranı da raks addetmekte haram olduğunu söylemektedir. Mutaassıp düşüncenin yaygınlaşması  dönemin medreselerinde de kendisini göstermiştir. Katib Çelebi ‘‘Mizan-ül-hak’’ isimli eserinde bu durumu ‘‘suk-ı ilme kesad gelip, ehli inkıraza karib olmuş idi’’ diye özetlemiştir. İşte böyle bir devrin adamı olan Kadızade Mehmed Efendi, akli ilimlerden anlamadığı halde sert bir dille tenkit eder ve lüzumsuz olarak görürdü. Ulema arasında herkes Kadızade’nin görüşünü benimsemiş  değildi. Özellikle Halveti tarikatı şeyhi Abdülmecid Sivasi ile arasındaki münakaşalar IV. Murad döneminde başlamıştı. IV. Murad iktidarın dizginlerini ele aldığında bir takım yasaklamalarda bulunmuştur. Bunlardan en meşhuru 1633’te Cibali’de bir kalafatçı dükkanında çıkan yangından sonra getirilen tütün ve kahve yasağıdır. Kadızade Mehmed Efendi tütün ve kahve içmenin haram olduğunu ileri sürmüş ve IV. Murad’ın ilgisine mazhar olmuştur. Bu sebeple Ayasofya Camii vaizliğine yükselmiş etki alanını genişletmiştir. Bundan sonra Abdülmecid Sivasi  ile Sultan Murad’ın huzurunda dini tartışmalara girmişlerdir. Sultan Murad, Kadızade Mehmed’i desteklese de Abdülmecid Sivasi’yi de gücendirmemiştir. Kadızade Mehmed Efendi gerçekten de dar görüşlü bir kimseydi girdiği tartışmaların ana meseleleri şunlardır:

Fen bilimlerinin ve matematik eğitiminin alınmasının meşru olup, olmadığı; Hızır peygamberin sağ olup, olmadığı; tarikat mensuplarının raks ve devranının haram olup, olmadığı; Hazreti peygambere saygı olsun diye ‘‘Sallallahu aleyhi vesellem’’ ve ashaba ‘‘radıyallahu anh’’ demenin icap edip, etmediği; ezan, mevlit ve kur-an’ın makamla ve güzel sesle okunmasının caiz olup, olmadığı; Hazreti peygamberin anne ve babasının mümin kabul edilip, edilemeyeceği; kahve, tütün gibi maddelerin kullanımının haram olup, olmadığı; firavunun imanla ölüp, ölmediği; tasavvufun önemli isimlerinden Muhyiddin Arabi’nin durumu ve ‘‘Şeyh-i Ekber’’ kabul edilip, edilemeyeceği; Halife Yezid’e lanet etmenin icab edip, etmediği; Peygamberden sonra çıkan bid’at’ler; kabir ve türbe ziyaretleri, büyüklerin elini, eteğini öpmek ve eğilmek, rüşvet caiz midir? değilmidir? ve de kandil günlerinde cemaatle nafile namaz kılmak caiz midir? değil midir? son olarakta ‘‘emr-i bil-maruf ve  nehy-i ani’l-münker, yani iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak. Bu tartışmada Abdülmecid Sivasi Efendi fen bilimlerinin ve matematiğin öğrenilmesi gerektiğini,  Hızır peygamberin hayatta olduğunu, ezan, mevlit ve kur’an’ın güzel sesle ve makamla okunmasının caiz olduğunu, Peygambere ve ashabına gereken hürmetin gösterilmesi gerektiğini, tütün ve kahve içmenin haram olmadığını, Peygamberin anne ve babasının imanla öldüklerini, Muhyiddini Arabi’nin ‘‘Şeyh-i Ekber’’ olduğunu, Peygamber zamanından sonra ortaya çıkan güzel adetlerin kabul edilmesini ve diğer buna benzer meselelerin akli ve mantıki olanlarının yapılmasını uygun görmektedir. Kadızade Mehmed Efendi 1635 tarihinde vefatına kadar vaazlarına devam etmiş ve iddia ettiği şeylerin hiçbirinden geri dönmemiştir.

Üstüvani Mehmed Efendi ‘‘Padişah Şeyhi’’
Aslen Şamlı olan Üstüvani Mehmed Efendi memleketinde birini öldürerek İstanbul’a kaçmış ve Kadızade Mehmed Efendi’nin Ayasofya’daki vaazlarına katılmıştır. Ayasofya Camii’nde direk dibine oturup somaki direğe yaslanmasından dolayı ‘‘Üstüvani’’ lakabıyla anılmıştır. Saraya mensup baltacı, kapıcı, bostancı ve helvacılar Kadızade Mehmed Efendi döneminde bu taassup ehlinin vaazlarına katılmaya başlamışlardı. Üstüvani Mehmed Efendi’de verdiği vaazlarla meşhur olmuş ve Kadızade’nin halefi olarak dersler vermiştir. Sarayla olan bağlantısı, Padişah Hocası Reyhan Ağa’nın onu kanuna aykırı olarak Hasodaya sokup Sultan IV. Mehmed’e ders vermeye başlamasıyla iyice artmıştır. Etrafta ‘‘Padişah Şeyhi’’ diye anılmaya anılmaya başlandı. Tarihçi Naima’nın aktardığına göre, ‘‘Kadızadeliler IV. Mehmed’in saltanatının ilk yıllarında dünya malına düşkünlük göstermeden sade bir hayat yaşayıp hile yoluna sapmazlardı. Fakat vaziyetleri bilahare değişti. Kendilerini züht ve takva yolunda gösterip envai türlü hilekarlık ve kötü şeyler işler oldular.’’ der.

Kadızadelilerin Mutasavvıflara Saldırıları


Kadızadelilerin en fazla hücum ettikleri meseleler kur’an ve ezanın makamla okunması,  tekkelerde sema ve devran yapılması olmuştur. Kadızadeliler sema ve devranı raks telakki edip bunu yapanları küfürle suçlamışlardır. Hatta tekkelere girenleri dahi kafirlikle itham etmişlerdir. Mevleviler, bu kalabalık ve nüfuz sahibi taassup ehlinin yapacaklarından çekinmeleri dolayısıyla tekkeye devamda tereddüt etmişlerdir. Hatta mevleviler ayin yapamaz hale geldiler. Kadızadeliler Demirkapı yakınında Halveti tekkesini basarak dervişleri dövdüler. Sadrazam Melek Ahmed Paşa’nın yumuşak davranmasından istifade ederek başka tekkeleride bastılar. Hatta Sadrazam buna dair yazılı emir verme hatasını dahi işledi. Ancak Kadızadelilerin yazılı emirle basacakları tekkenin mensupları arasında yeniçeri kethüdası ve ocağın mühim ağalarından Samsoncu-başının olması onların tekkeyi basmasına engel olmuştur.

Kadızadeliler kendilerini epeyce güçlü hissettikleri sırada Şeyhülislam Bahai Efendi’yi sıkıştırarak ondan sema ve devranın haram olduğuna dair fetva aldılar. Aynı zamanda Bektaşi tekkesi mensubu Yeniçeri büyüklerinden Çelebi Kethüda’da sadrazamdan devran ve zikir merasimine dokunulmasın diye ferman almıştı. Üstüvani Mehmed Efendi Şeyhülislam Bahai Efendi’den ‘‘sema ve devran haramdır’’ fetvası üzerine Halveti Şeyhi Abdülkerim Efendi’yi ölümle tehdit etmiştir. Bunun üzerine Abdülkerim Efendi bu durumu Şeyhülislam’a bildirmiş ve yardım istemiştir. Şeyhülislam Efendi vermiş olduğu fetvanın fesada sebep olmasından dolayı    vaızlardan herhangi bir kimsenin tarikat erbabı hakkında kötü bir şey yapmaması hakkında emir vermiştir. Hatta sonunda sema ve devranı meşru gösteren bir fetva çıkarıp ‘‘Eskilerin izinden gittik’’ dedi ve ilave ederek: Daha önce padişahlar, vezirler ve müftiler devleti kargaşadan korumak için bu yolda ferman ve fetvalar vermişlerdir, o zaman kimse sufileri dövmek, katletmekten söz etmediler. Şu ‘‘ma’sum’’ çocuk padişahı ‘‘bir bölük habisü’nefs fitnecular ihata idüp’’ halkın bedduasına hedef yapmak neden bu kadar önemli oldu; Kadızadeliyi ‘‘traş edüp küreğe korum’’ diye tehdit etti ve Kadızadeli vaızlara tek tek emirler yolladı. Sivasi Abdülmecid’in halifesi Abdülahad Nuri Efendi’de kaleme aldığı eseri ile Kadızadelilerin başeserleri olan Birgivi’nin ‘‘Tarikat-ı Muhammediye’’ ve ‘‘Vasiyetname’’sini güvenilir olmayan hadislere dayanmasından dolayı eleştirmiştir. Ağa Camii İmamı Tatar İmam Şeyh Abdülahad’ın dostu idi ve Kadızeliler onun katli içinde Şeyhülislam’a direndiler. Tatar İmam hadis kitaplarını toplayıp Fatih Camii’nde Kadızadelileri tartışmaya davet etti. Camiiye okur yazar halk toplanmıştı. Kadızadeliler tartışmaya girmediler. Birgivi’nin risalelerindeki hadislerin zayıflığı ortaya çıktı. Kadızadeli grup Harem-i Hümayun’a kadar gittiler ve Birgivi’nin bu şekilde küçültülmesini protesto ettiler. Şeyhülislamdan dini tartışmada taraf olmasını istediler. Padişahtan, Birgivi’nin risalelerini korumanın Şeriat’ı korumak olduğunu söyleyerek kendi taraflarına çekmeye çabaladılar. Ama hiçbir Kadızadeli vaızlar Tasavvuf ehline ilmi bir cevap veremedi. İlim yönünden eksik olan bu güruh yanlarına saraydaki bağlantılarını çekmeye çalışmışlardır. Bu durumdan istifade ederek padişaha, onların bidatleri temizlemesini isteyen bir ferman çıkartmak istemişlerdir. Böylelikle Kadızadeliler ilmen mağlup oldukları tasavvuf ehlini zorbalıkla yok etme peşine düşmüşlerdir. Saray davayı Şeyhülislam’a havale etti. 10 Ocak 1653 tarihinde büyük ulema meclisi toplandı. Kadızadelilerin görüşü kabul edildi. Kürd Mehmed’in Birgivi’yi eleştiren risalesi reddolundu.
Kadızadelilerin Rüşvet Almaları ve Hükümet İşlerine Müdahaleleri
Kadızadeliler, Darüssaade ağasından Valide Turhan Sultana kadar nüfuz ettikleri zaman artık rüşvet alıp tayin ve azillerde söz sahibi olmuşlardı. Bir işe tayinini istedikleri  şahsı saraydaki tarafatarlarına gönderip , bunun filan işe tayininin uygun olduğunu söylecek ve bu durumdan kendi menfaatlerine iki iş gerçekleştirmiş olacaklardı; birincisi tayin ettirdikleri şahıstan alacakları para, ikincisi ise bu şahsın yerleştiği konumda Kadızadelilerin menfaatlerine uygun olarak hareket etmesidir. Naima’nın ifadesiyle : ‘‘Vaız efendilerin makul gördükleri iş suret bulurdu. Vaız ve nasih efendilerin makul gördüğü işe hatadır demeye kimsenin kudreti yoktu’’. Öyle ki Naima, onların işlerini pazarlığa bağladığını ve Hind tüccarının dahi bu pazarlığa daynamayacağını söyler. Üstüvani (Padişah Şeyhi)’nin nezdinde Kadızadelilerin devlet üzerindeki nüfuzu Çınar Vakası’na kadar sürdü. Bu olayda Kadızadeli vaızların hamilerinin birçoğu hayatını kaybetti. Yeni sadrazam Boynueğri Mehmed Paşa, selefleri gibi onlara yumuşak davranmadı. Sadrazam, ‘‘ tabiatı Türkmaniye muktezasınca; onların medhü zemminden elem çekmek ne demektir?’’ diyerek tayinleri kendi bildiği gibi yaptı, vaızların alacağı rüşvetide kendi cebine attı. İşte bundan sonra Kadızadelilerin hoşnutsuzluğu onların devlete karşı tavır almalarına yol açtı. Bu sırada Girit Seferi hala devam etmekteydi. Bozcaada ile Limni’nin elden çıkmasını ve Venedikliler tarafından boğazın abluka altına alınmasını bahane ederek cami kürsülerinde hükümet aleyhine vaazlar etmeye başladılar. Kazançları ve nüfuzları sekteye uğrayan bu vaizler şu sözlerle hükümeti eleştirdiler; ‘‘Zalim ve mürteşiler çok. Şer’i şerif icra olunmuyor. Memalik’i İslamiye bid’at ile dolu. Veziriazam ve müftü tarikat erbabını himaye ediyor’’.

Kadızadelilerin harekete geçtikleri an Köprülü Mehmed Paşa’nın sadaretine rastladı. Onun sadaretinin sekizinci gününde Fatih Camii’nde toplanarak burada makamla kamet getiren müezzinleri susurmaya çalıştılar bu sefer cemaatte vaızların üstüne yürüdü az kalsın kanlı bir çatışmaya dönüşecekti. Kadızadeliler tatmin olmadıklarından bu sefer tarikat erbabına olan kinlerini açığa çıkararak onlara karşı saldırıya geçtiler. Taraftarlarına, ‘‘yarın silahlı olarak camii avlusunda hazır olun, emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’lmünker hizmetine yardı edin’’ diye tenbihatta bulundular. Bu sıradaki karar ve niyetleri:

I. İstanbul’ daki bütün tekkeleri yıkmak, ondan sonra rastladıkları şeyh ve dervişlere tecdid-i iman teklif etmek, kabul etmeyenleri katleylemek.
II.Bunları yaptıktan sonra toplu bir halde padişaha giderek cümle bid’atlerin ortadan kaldırılmasını istemek.
III.Selatin camilerinde birer minare bırakıp diğerlerini yıkmak.

Naima, Kadızadelilerin bundan sonraki vaziyetlerini şöyle anlatıyor: ‘‘Ol gece bu gulgule şehr-i İstanbul’a münteşir olup softalar sopalar ve kürdeler ile ve muhtekir ve mürai esnaf ve bunlara mensup şahısların elebaşıları Hacı Mandal ve Fakı Döngel madrabazları şagirdleri ve köleleri olan hatvan kazak kakavanlarına silah kuşatıp din davasına gidelim şeklinde güruh güruh toplanıp Sultan Mehmed camiinde toplandılar’’. Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa önce adam gönderek sebep olacakları bu fesad işinden geçmelerini istediysede onlar gelen zatı dinlemedi. Köprülü Mehmed Paşa’da bu meseleyi ulemayla görüşerek halletmeye çalıştı. Ulemadan Kadızadelilerin idamına ferman çıktıysa da Köprülü bu cezayı daha büyük karışıklıklardan çekinmesinden dolayı sürgüne çevirmiştir. Üstüvani Mehmed, Türk Ahmed, Divane Mustafa elebaşı vaızları Kıbrıs’a sürdürdü. Kadızadeli hareketi bu kertede bir düşüş yaşadı.  Fakat damadı Fazıl Ahmed Paşa, onun yaptıklarını tersine çevirdi(1661-1666). Üstüvani Efendi’nin tekrar yükselmesine meydan verdi. Üstüvani’nin İstanbul camilerindeki etkinliği 1659’dan 1694’e kadar sürdü. Kadızadelilerin giderek radikallleşmesi Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’da açık bir destekçi buldu. 1660’da İstanbul’da bügünkü Yenicamii yakınlarında çıkan yangın sonrasında burada  ikamet eden Yahudi tebaa bundan büyük zarar gördü ve buradan zorla göç ettirildi. Bu cemaatler arası hoşnutsuzluğun Kadızadeliler bünyesindeki bir tezahürüydü. Sultan III. Murad’ın validesi Safiye Sultan tarafından o zaman bu bölgeye camii inşası sebep gösterilerek el konulmuştu fakat bu durum bir türlü gerçekleşmedi. 1660’da Yahudi mahallelerinin yanması bu selatin camiinin tamamlanması için bir zemin hazırladı. Yahudi cemaat buradan sürülerek cami tamamlandı. Bu durum büyük zaferlerden sonra yapılan gösterişli selatin camii gibi algılandı. Bozcaada’nın yeniden fethiyle(1658), Kandiye’nin alınması (1669) ve başkentte gayrimüslimlerin arazilerine el konması arasında geçen süre zarfında, ‘‘kafirlere ait mekanların fethedilmesi’’ yönünde bir algının söyleyebiliriz. Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa’nın içerden İslamileştirme ve muhafazakar reform gündemini devam ettirip ettirmeyeceği bilinmiyordu. 17. yy. Osmanlı tarihindeki Kadızadeli hareketini, Osmanlıların bu krizi yönetirken, bir yandan dar görüşlü vaızları bir yandan tarikat ehlini en önemli camilere vaız olarak atamaya gittiği yöndedir. Burada son sözü Şeyhül Müverrihin Halil İnalcık’ın şu yazısıyla bititrmek istiyorum: ‘‘XVII. yy’da mutaassıp Kadızadeliler ile Sufi tarikatlar arasındaki kavga, Osmanlı-Türk tarihinde asla bitmemiştir. Ülkede her din ve inanç sahibini kendi himayesi altında gören, böylece Ortodoks, Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin dini işlerine resmi bir statü tanıyan Osmanlı impaartorluk idaresi, XVII. yy’da Kadızadelilerin güç ve şiddet saldırısı karşısında tarafsızlığını korumaya çalışmış, bu tutum devlet gücünü temsil eden Köprülülerce benimsenmiştir.’’      
________________________                                             

 Kaynakça:
-Mustafa Cezar, Mufassal Osmanlı Tarihi (Resimli-Haritalı), 1.Baskı, c. IV, Ankara 2011.
-İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. III/1, 3.Baskı, Ankara 1983.
-TDV İslam Ansiklopedisi, madde: Kadızadeliler, Birgivi Mehmed Efendi, Üstüvani Mehmed Efendi.
-Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-II, 1.Baskı, İstanbul 2014.
-Karen Barkey, Farklılıklar İmparatorluğu Osmanlılar/Bir Karşılaştırmalı Tarih Perspektifi, 2. Baskı, İstanbul 2013
-Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, Tek Cilt, 1.Baskı, İstanbul 2014
Not:Tarihçi Naima’ya yapılan atıflar Mustafa Cezar ve İ. H. Uzunçarşılı’dan aktarılmıştır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder